<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Edebiyat, Kültür ve Sanat &#187; Hikaye Özetleri</title>
	<atom:link href="http://www.edebiyat.tc/bolum/ozetler/hikaye-ozetleri/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.edebiyat.tc</link>
	<description>Edebiyat Hakkında Her Şey</description>
	<lastBuildDate>Thu, 31 Dec 2009 07:58:07 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.8.6</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Karabibik</title>
		<link>http://www.edebiyat.tc/karabibik/</link>
		<comments>http://www.edebiyat.tc/karabibik/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 05 Jun 2008 21:18:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hikaye Özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap Özetleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyat.tc/karabibik/</guid>
		<description><![CDATA[
 Türk Edebiyatı’nın ilk gerçekçi uzun hikayesi ve ilk köy romanıdır. Zehra romanından altı yıl önce yani 1890 yılında Nabizade Nazım tarafından yazılmıştır. Toplumcu tutumuyla günümüz hikayeciliğine yaklaşır. Toprak sorunu, geçim derdi, insanın doğayla pençeleşmesi, yöresel gözlemle Anadolu gerçeklerimizi yansıtan ilk bilinçli hikaye olarak “Karabibik&#8221; öncelik kazanır. Antalya’nın Kaş ilçesine bağlı Beyelik köyünde yaşamaktadır. Karabibik, sekiz dönümlük tarlasında [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="float: left;margin: 4px;">
</p> <p align="justify">Türk Edebiyatı’nın <a href="http://www.edebiyat.tc/tanzimat-donemindeki-ilkler/"><font color="#333333">ilk gerçekçi uzun hikaye</font></a>si ve <a href="http://www.edebiyat.tc/tanzimat-donemindeki-ilkler/"><font color="#333333">ilk köy romanı</font></a>dır. <a href="http://www.edebiyat.tc/zehra-ozeti-nabizade-nazim/"><font color="#333333">Zehra</font></a> romanından altı yıl önce yani 1890 yılında <a href="http://www.edebiyat.tc/nabizade-nazim/"><font color="#333333">Nabizade Nazım</font></a> tarafından yazılmıştır. Toplumcu tutumuyla günümüz hikayeciliğine yaklaşır. Toprak sorunu, geçim derdi, insanın doğayla pençeleşmesi, yöresel gözlemle Anadolu gerçeklerimizi yansıtan ilk bilinçli hikaye olarak “<a href="http://www.edebiyat.tc/karabibik/"><font color="#333333">Karabibik</font></a>&#8221; öncelik kazanır. Antalya’nın Kaş ilçesine bağlı Beyelik köyünde yaşamaktadır. Karabibik, sekiz dönümlük tarlasında yaşamını sürdürmek zorundadır. Tarlasını sürmek için Koca İmam’ın öküzlerini kiralar. Kızı Huri&#8217;yi Koca İmam’ın kayınçosu Sarı İsmail&#8217;le evlendirebilse öküzleri<br />
Kiralamaktan kurtulacaktır. Sarı İsmail başka bir kızla evlenince bu umudu suya düşer. Tefeci bir Rum&#8217;dan yüksek faizle borçlanarak, bir çift öküz alır. Tarlası, öküzleri olduğu için nasıl olsa kızına bir kısmet çıkacaktır. Ve çıkar. Kavgalı olduğu toprak ağası Yosturoğlu&#8217;nun yeğeni Hüsey’in sevmekte olduğu Huri ile evlenince, Karabibik, bu mutluluktan payını alır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyat.tc/karabibik/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>5</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Gazoz Ağacı</title>
		<link>http://www.edebiyat.tc/gazoz-agaci/</link>
		<comments>http://www.edebiyat.tc/gazoz-agaci/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 03 Jun 2008 17:18:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hikaye Özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap Özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[Yüz Temel Eser Özetleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyat.tc/gazoz-agaci/</guid>
		<description><![CDATA[
 1954 yılında yayınlanan Gazoz Ağacı, Sait Faik Hikaye Ödülü&#8217;nü almıştır. Sabahattin Kudret Aksal&#8216;in hikayeleri Sait Faik Abasıyanık Hikayelerini hatırlatır. Avare insanların anlık yaşamları, aile içindeki sarsıntılar, yakınların ölümü, ihaneti, çocukluğunda ve ilerle­yen yaşamında gözlemlediği olaylar hikayelerinin konusunu oluşturur. Gazoz Ağacı&#8216;nda da benzer konuları işlemiştir. Ga­zoz Ağacı isimli hikâye kitabında yer alan bazı hikâyelerin isimleri [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="justify">1954 yılında yayınlanan Gazoz Ağacı, <a href="http://www.edebiyat.tc/yazi/sait-faik-abasiyanik-hikayeleri/"><font color="#333333">Sait Faik</font></a> Hikaye Ödülü&#8217;nü almıştır. <a href="http://www.edebiyat.tc/sabahattin-kudret-aksal/"><font color="#333333">Sabahattin Kudret Aksal</font></a>&#8216;in hikayeleri <a href="http://www.edebiyat.tc/yazi/sait-faik-abasiyanik-hikayeleri/"><font color="#333333">Sait Faik Abasıyanık Hikayeleri</font></a>ni hatırlatır. Avare insanların anlık yaşamları, aile içindeki sarsıntılar, yakınların ölümü, ihaneti, çocukluğunda ve ilerle­yen yaşamında gözlemlediği olaylar hikayelerinin konusunu oluşturur. <a href="http://www.edebiyat.tc/gazoz-agaci/"><font color="#333333">Gazoz Ağacı</font></a>&#8216;nda da benzer konuları işlemiştir. Ga­zoz Ağacı isimli hikâye kitabında yer alan bazı hikâyelerin isimleri şunlardır: Bir Dostluk, Hayriye Hanım, Bizim Olan Sokaklar, Çekirdek, Gazoz Ağacı.</p>
<p align="justify">
<a href="http://www.edebiyat.tc/gazoz-agaci/"><font color="#333333">Gazoz Ağacı Kahramanları (kişileri)</font></a></p>
<p align="justify">
<strong>Saim</strong>: Hikâyenin başkahramanıdır. İstanbul&#8217;un kenar mahallerinde yaşayan, hovarda bir gençtir. Sorumluluk duy­gusundan yoksun, annesinin emekli maaşıyla geçinen, işsiz, kahvede oyun oynamaktan başka bir şeyle ilgilenmeyen bir kişidir.<br />
<strong>Melahat</strong>: Saim&#8217;in âşık olduğu genç kız. Aynı mahallede, sıradan bir hayat sürmektedir. Basit, sade, evinde kocasını beklemekten başka hiçbir işle meşgul olmayan bir kadındır.<br />
<strong>Terzi Çırağı</strong>: 17 yaşlarında, Melahat&#8217;a âşık olan bir gençtir.</p>
<p align="justify"><strong><br />
<a href="http://www.edebiyat.tc/gazoz-agaci/"><font color="#333333">Gazoz Ağacı Özeti</font></a></strong></p>
<p align="justify">
Hikâyenin başında, mahalle ve mahalle yaşantısının kısa bir görünümü verilmektedir. Mahalle, denize yakın bir yerde­dir. Mahallenin bakkalı, kokusu, türlü türlü renkleriyle çocuk­ları kendine çekmektedir. Eski, tahta evlerin oluşturduğu dar sokaklarda çocuklar gündüzleri birdirbir, geceleri saklambaç oynamaktadır. Bazen bu saklambaca gençler de katılmakta­dır.<br />
Bakkalın yanı başında da Hacı Emin&#8217;in kahvesi bulun­maktadır. Yaz ve kış mevsimlerinde çok kalabalık olan bu kahvede, işsiz gençler maça kızı, pişpirik, kaptıkaçtı oyna­maktadır. Kahvehane, özellikle akşamlan kalabalıklaşır, gün­düzleri sadece birkaç genç bulunur.<br />
Bu mahalledeki kadınlar da akşam beşe doğru yanla­rında yiyeceklerle sahile inerler. Kadınlar hep beraber deniz kıyısında eğlenirler.</p>
<p align="justify">Bu hikaye bir gencin bir kıza ilgi duyması veya birilerinin evlenmesi ha­disesidir. Dedikodu, tüm mahalleye hemen yayılıverir.<br />
Saim de kahvenin karşısındaki pembe evin kızına âşık olmuştur. Haber, hemen mahallede yayılmıştır. Saim, artık kızı görebilmek için günün her vakti kahvededir. Saim, kızı seyretmekten başka bir şeyle ilgilenemez olduğu için sürekli oyunlarda yenilmektedir. Her yenildiğinde karşısındaki ga­zoz aldığı için en sonunda adı &#8220;Gazoz Ağacı&#8221;na çıkmıştır. Sa­im&#8217;in içi aşkla dolu olduğundan bu lakabı umursamamak­tadır.<br />
Bir gün yolda kızla karşılaşır. Heyecanlanır, dili tutulur. Ona sadece: &#8220;Nereye?&#8221; diye sorabilmiştir. Kız da yıllardan beri onu tanıyormuş gibi &#8220;Eve&#8230;&#8221; diye cevap vermiştir. Sa-İm&#8217;İn aylardan beri içi yanmaktadır. Heyecanlansa da kıza duygularını anlatmalıdır. Kıza, onu sevdiğini söyleyiverir. Kı­za, onunla evlenmek istediğini anlatır.<br />
Saim, bu olaydan sonra çok değişmiştir. O hovarda genç, un fabrikasında çalışmaya başlamıştır. Tek istediği şey, kızla beraber mahalleden kaçmak, küçük bir odacık tutup ya­şamaktır. Düzenli bir hayatı istemektedir. Sabahları işe gittiği, eşinin ona yemek hazırladığı günleri hayal etmektedir.<br />
Bir gün, Saim bu düşüncelerini gerçekleştirir. Kızı da ya­nına alarak şehrin bir başka ucunda bir apartmanın çatısında bir odalık bir eve taşınır.<br />
Artık, sabahlan erken kalkmakta, işine gitmektedir. Eşi Melahat&#8217;la düzenli bir hayata başlamıştır. Akşamları, işin yor­gunluğunu karısının onu evde beklediğini düşününce atmak­tadır. Eviyle ilgili her şey onu çok mutlu etmektedir. Karısı, o eve gelir gelmez ona sıcacık yemekler hazırlamaktadır. Karı­sına gününün nasıl geçtiğini sormaktadır her akşam. Karısı Melahat hiçbir yeri bilmediği için bütün gün kocasını evde beklemekten başka bir sey yanmamaktadır.</p>
<p align="justify">Yine böyle bir gün, akşam Melahat evde kocasını bekle­mektedir. Saim, eşinin ona hazırladığı sıcak yemekleri yer. Melahat, Saim&#8217;in sigara içmesini bekler. Sonra Saim, Mela-hat&#8217;ın canının sıkıldığını düşünerek onu gezmeye götürür. Sa-im&#8217;le Melahat ışıklı, aydınlık, kalabalık bir caddeye çıkarlar. Bir mağazada mankenin üzerinde gördüğü elbiseye dalar, gi­der. Melahat, mahalleden ayrılırken böyle kıyafetleri ola­cağını hayal ermiştir. Oysa kocası, onun vitrindeki kıyafete bakmasına bile tahammül edememektedir. Kocasının has­talık için sakladığı 30 lira ile ona elbise almasını İster. Saim, sinirlenir. Birlikte sinemaya giderler. Melahat, çok mutsuz-laşmıştır. Sinemada sessiz sessiz ağlar. Evlerine gidene kadar tek kelime konuşmazlar. Saim de o mahallede içini titreten kızın yanında, eşi olarak bulunduğunu düşünür. Ona olan aşkının zayıfladığını hisseder. Artık hiç heyacan duymamak­tadır. Aynı sebeplerden dolayı edilen kavgalarla süren, Mela­hat&#8217;in canı sıkılarak Saim&#8217;i beklediği günler geçer. Melahat çok sıkılmaktadır. Küçücük evin işi sabah erkenden biter. On­dan sonra yapacak hiçbir şey bulamaz. Mahallede hiç kimse­yi tanımamaktadır. Saim de yalnız dışarıya çıkmasına izin vermemektedir.<br />
Bir gün, Melahat.değişik bir şey yaşar. Dış kapıyı açtığın­da karşısında bir genç görür. Genç, alt kattaki terzinin çıra­ğıdır, sigara içmek için onların kapısını önüne gelmiştir. Genç, ondan sigara içtiğini ustasına söylememesini rica eder. Sa-im&#8217;e bu olayı söylemez. Çırak her gün kapıya gelmekte, soh­bet etmektedir. Böylece Melahat da sıkılmaktan kurtulmak­tadır. Melahat, çocukla bir konuşmasında kocasının olduğu­nu söyler. Çocuk çok üzülür. Melahat da çocuğun üzülmeme­si için &#8220;O sadece geceleri gelir.&#8221; der. O anda, Melahat mem­leketini bu genç için değil de Saim için terk ettiğine üzülür. Bu genç, onu daha mutlu edecektir. Ona kocasının almadığı el­biseleri alacaktır. Saim, ona hayallerindeki hiçbir şeyi vermemistir. Günler geçtikçe, çırak artık Melahat&#8217;in evine gelmeye, onunla sohbet etmeye başlar. Çocuk ona &#8216;abla&#8217; diye hitap et­mekte; fakat onu sevdiğini söylemektedir. Çocuk, ona bir miktar parasının olduğunu, onunla kaçabileceğini söyler. Me­lahat buna güler. Kocası da aynı şeyi söyleyerek onu buraya getirmiştir. Aynı şeyleri yaşayacak olduktan sonra bu çocuk­la kaçması anlamsızdır. Fakat artık Saim&#8217;i hiç sevmediğini an­lamıştır. Kocasına bir mektup bile bırakmadan onu terk et­mek düşüncesi, onu mutlu etmektedir. Çocukla bu kaçışı, günlerce konuşurlar fakat kesinleştirmezler. Saim&#8217;le hayatları da aynı şekilde sürüp gitmektedir.<br />
Saim, karısındaki değişiklikleri az da olsa fark etmektedir. Bir gün yolda mahalleden dostu Osman&#8217;la karşılaşır. Osman, ona kahvede yeni bir oyun oynadıklarından bahseder. Bir se­ne geçmesine rağmen Saim mahalleyi, kahveyi, oradaki ya­şamını çok özlemiştir. Bir kız için o yaşamı terk ettiğine ina­namaz. Osman&#8217;ın mahalleye davetini kabul eder, onunla gi­der.<br />
Akşam yemeklerini her günkü gibi ısıtan Melahat, Saim&#8217;i merak eder. Gece yarısı olmuştur, Saim hâlâ gelmemiştir. Ev­lendiklerinden beri ilk defa eve geç gelecektir. Yarı umursa­maz, yarı merak hâlinde uyuyakalır. Sabah olduğunda, ko­casının hâlâ gelmediğini görür. Akşam Saim aynı vakitte ge­lir. Melahat&#8217;a hiçbir açıklama yapma ihtiyacı duymaz. Mela­hat ona kızarak gece neden gelmediğini sorar. Saim eski ma­halle kahvesine gittiğini, geceyi de evinde geçirdiğini söyler. Melahat, çok üzülür. Anlar ki Saim artık ondan sıkılmıştır. Ay­nı şekilde yemeklerini yer ve uyurlar. Saim, zamanla bu ka­çamaklarını artırır. Haftada birkaç gün üst üste eve gelmeme­ye başlar. Yine böyle eve gelmediği bir günün sonunda, eve gelir. Kapıyı Melahat açmaz. Eşyalarını da alarak gitmiştir. Saim sadece &#8220;Niye gitti acaba?&#8221; diye sorar kendi kendine. Gece yanında bir boşluk hisseder, o kadar. Aradan üç dört gün geçtikten sonra Melahat gelmeyince evi boşaltır, eski ma­hallesine döner.<br />
Ertesi baharın son günlerinde, Saim ve arkadaşları Sirke-ci&#8217;de yerler, içerler, eğlenirler. Saat 10&#8242;a doğru Beyoğlu&#8217;na çıkarlar. İşıklar yanan bir kokteyl salonuna girerken arkadaşı, Saim&#8217;e: &#8220;Bak seninki.&#8221; der. Melahat yanında bir adamla yan­larından geçer. Saim: &#8220;Ne yapalım yahu, benimkiyse benim­ki.&#8221; diyerek umursamaz. Melahat ise onları görmemiştir bile. Yanlarından güzel bir koku bırakarak geçip gitmiştir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyat.tc/gazoz-agaci/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Dülger Balığının Ölümü</title>
		<link>http://www.edebiyat.tc/dulger-baliginin-olumu/</link>
		<comments>http://www.edebiyat.tc/dulger-baliginin-olumu/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 03 Jun 2008 00:50:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hikaye Özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[Yüz Temel Eser Özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[Sait Faik Abasıyanık Hikayeleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyat.tc/dulger-baliginin-olumu/</guid>
		<description><![CDATA[Bu hikaye Sait Faik Abasıyanık&#8216;ın en meşhur hikayelerinden biridir. İnsanın yüzünde hüzünlü bir ifade bırakan bir öyküdür.
Dülger Balığının Ölümü:
Hepsinin gözleri güzeldir. Hepsinin canlıyken pullan ka­dın elbiselerine, kadın kulaklarına, kadın göğüslerine takılma­ya değer. Nedir o elmaslar, yakutlar, akikler, zümrütler, şunlar bunlar?
Mümkün olsaydı da balolara canlı balık sırtlarının yanar döner renkleriyle gidebilselerdi bayanlar; balıkçılar milyon, balıklar şan ve [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="justify">Bu hikaye <a href="http://www.edebiyat.tc/sait-faik-abasiyanik/"><font color="#333333">Sait Faik Abasıyanık</font></a>&#8216;ın en meşhur hikayelerinden biridir. İnsanın yüzünde hüzünlü bir ifade bırakan bir öyküdür.</p>
<p align="justify"><a href="http://www.edebiyat.tc/dulger-baliginin-olumu/"><strong><font color="#333333">Dülger Balığının Ölümü</font></strong></a>:</p>
<p align="justify">Hepsinin gözleri güzeldir. Hepsinin canlıyken pullan ka­dın elbiselerine, kadın kulaklarına, kadın göğüslerine takılma­ya değer. Nedir o elmaslar, yakutlar, akikler, zümrütler, şunlar bunlar?<br />
Mümkün olsaydı da balolara canlı balık sırtlarının yanar döner renkleriyle gidebilselerdi bayanlar; balıkçılar milyon, balıklar şan ve şeref kazanırdı. Ne yazık ki soluverir ölür öl­mez, öyle ki büzülmüş böceklere döner balık sırtının pırıltıları. Benim, size ölümünü hikâye edeceğim balığın öyle parıltılı, yanar döner pulları yoktur. Pulu da yoktur ya zavallının. Ha­fifçe, belirsiz bir yeşil renkle esmerdir. Balıkların en çirkinidir. Kocaman, dişsiz, ak ve şeffaf naylondan bir ağzı vardır: Su­dan çıkar çıkmaz bir karış açılır. Açılır da bir daha kapanmaz.<br />
Vücudu kirlice, esmer renkte demiş miydim?<br />
Rum balıkçıların hrisopsaros -Hristos balığı- dedikleri bu balık, vaktiyle korkunç bir deniz canavarı imiş. İsa doğmadan evvel, Akdeniz&#8217;de dehşet saçarmış. Bir Fenikeli denize düş­meye görsün! Devirdiği Kartacah çektirmesinin, Beni İsrail balıkçı kayığının sayısı sayılamamış. Keser, biçer; doğrar, mahmuzlar; takar, yırtar; koparır, atar; çeker, parçalarmış. Akdeniz&#8217;in en gözü pek; insandan, hayvandan, fırtınadan, yıldırımdan, beladan, işkenceden yılmaz korsanı, dülger balı­ğının adından bembeyaz kesilirmiş.</p>
<p align="justify">Isa, günlerden bir gün, deniz kenarında gezinirken san­dallarını büyük bir korkuyla bırakıp kaçan balıkçılar görmüş. &#8220;Ne oluyorsunuz?&#8221; diye sormuş Balıkçılar: &#8220;Aman!&#8221; demiş. &#8220;El aman! El aman bu canavardan! Sandalımızı kırdı, arka­daşlarımızı parçaladı. Hepsinden kötüsü, balık tutamaz ol­duk, açlıktan kırılırız.&#8221;<br />
Isa, yalın ayak, başı kabak, dülger balıklarının yüzlercesi-nin kaynaştığı denize doğru yürümüş. En kocamanını, uzun parmaklı elleriyle tutup sudan çıkarmış. İki elinin başparmağı arasında sımsıkı tutmuş, eğilmiş, kulağına bir şeyler söyle­miş&#8230;<br />
O gün bugündür dülger balığı, denizlerin görünüşü pek dehşetli; fakat huyu pek uysal, pek zavallı bir yaratığıdır. Bir­çok yerlerinde çiviye, kesere, eğriye, kerpetene, testereye, eğeye benzer çıkıntıları, kemikle kılçık arası dikenleri vardır. Dülger balığı adı ona bunlardan ötürü takılmış olmalı.<br />
Bütün bu alet ü edavatın dört yanını, şeffaf naylondan diyebileceğimiz işlemeli bir zar çevirmiştir. Kuyruğa doğru bu incecik zar azıcık kalınlaşır, rengi koyulaşır, bir balık kuyruğu­nun biçimini alır.<br />
Oltaya tutuldu muydu dünyasına, sulara küsüverir. Nasıl bir korku içine düşer kim bilir? Onun için dünya bomboştur artık. Oltadan kurtulsa da fayda yoktur. Suyun yüzüne yam­yassı serilir. Kocaman gözleriyle insana mahzun mahzun ba­kar durur. Sandala aldığınız zaman dakikalarca onun sesini işitirsiniz. Ya sesini! Bir o, bir de kırlangıç balığı sandalda ö-lünceye kadar ikide bir feryada benzer, soluğa benzer acı bir ses çıkarır. İnce zardan ağzını bir kere ağlara vurmasın, küstü­ğünün resmidir dülger balığının.<br />
Bir gün, balıkçı kahvesinin önündeki; yarısı kırmızı, yarısı beyaz çiçek açan akasyanın dalına asılmış bir dülger balığı gördüm. Rengi denizden çıktığı zamandı. Yalnız aletlerinin etrafını çeviren incecik, ipekten bile yumuşak zarları titreyip du­ruyordu. Böyle bir oynama hiç görmemiştim. Evet, bu bir o-yundu. Bir görünmez iç rüzgârının oyunuydu. Vücutta, görü­nüşte hiçbir titreme yoktu. Yalnız bu zarlar zevkli bir ürperişle tatlı tatlı titriyorlardı. İlk bakışta insana zevkli, eğlenceli bir şeymiş gibi gelen bu titreme, hakikatte bir ölüm dansıydı. Sanki dülger balığının ruhu, rüzgâr rüzgâr, bu incecik zarlar­dan çıkıp gidiyordu; bir dirhem kalmamışcasına.<br />
Hani bazı yaz günleri hiç rüzgâr yokken, deniz üstünde bir meneviş peydahlanır. İşte böyle bir cazip titremeydi bu. İnsanın içini zevkle, saadetle dolduruyordu. Ancak balığın ölmek üzere olduğu düşünülürse, bu titremenin anlamı hafif­çe acıya yorulabilirdi. Ama insan, yine de bu anlama alma­maya çalışıyordu. Belki de bu, harikulade tatlı bir ölümdür. Belki de balık, hâlâ suda, derinliklerde bulunduğunu sanıyor-dur. Karnı tok, sırtı pektiı*. Akşam olmuştur. Denizin dibinin kumları gıdıklayıcıdır. Altta dişi yumurtaları, üstte erkek to­humları sallanıyor, sallanıyor, sallanıyordu. Vücudunu bir şehvet anı sarmıştır&#8230; Birdenbire dehşetli bir şey gördüm: Balık tuhaf bir şekilde, ağır ağır ağarmaya, rengini atmaya, hem de beyaz kesilmeye giden bir hâl almaya başlamıştı. A-caba bana mı öyle geliyor? Sahiden rengini mi atıyor? Deme­ye; dikkatli bakmaya lüzum kalmadan, yanılmadığımı an­ladım.<br />
Kenarları süsleyen zarların oyunu çabuklaşmaya, balık da gitgide, saniyeden saniyeye pek belli bir hâlde beyazlaşmaya başladı. İçimde dülger balığının yüreğini dolduran korkuyu duydum. Bu hepimizin bildiği bir korku idi: Ölüm korkusu.<br />
Artık her şeyi anlamıştı. Denizlerin dibi âlemi bitmişti. Ne akıntılara yassı vücudunu bırakmak, ne karanlık sulara, koyu yeşil yosunlara gömülmek&#8230; Ne sabahları birdenbire, yu­karılardan derinlere inen, serin aydınlıkta uyanıvermek, günün mavi ve yeşil oyunları içinde kuyruk oynatmak, habbeler çıkarmak, yüzeye doğru fırlamak&#8230; Ne yosunlara, canlı yosunlara yatmak, ne akıntılarla aletlerini yakamozlara taka­rak yıkanmak, yıkanmak vardı. Her şey bitmişti:<br />
Dülger balığının ölüm hâli uzun sürüyor. Sanki balık, su hava dediğimiz gaz suya alışmaya çalışmaktadır. Hani biraz dişini sıksa alışması mümkündür gibime geldi.<br />
Bu iki saat süren ölüm hâlini, dört saate, dört saati sekiz saate, sekiz saati yirmi dörde çıkardık mıydı; dülger balığını aramızda bir işle uğraşırken görüvereceğiz sanıyorum.<br />
Onu atmosferimize, suyumuza alıştırdığımız gdn, bayram­lar edeceğiz. Elimize görünüşü dehşetli, korkunç, çirkin ama aslında küser huylu, pek sakin, pek korkak, pek hassas, iyi yü­rekli, tatlı ve korkak bakışlı bir yaratık geçirdiğimizde böbür­lenerek onu üzmek için elimizden geleni yapacağız. Şaşıra­cak, önce katlanacak. Onu şair, küskün, anlaşılmayan biri ya­pacağız. Bir gün hassaslığını, ertesi gün sevgisini, üçüncü gün korkaklığını, sükûnunu kötüleyecek, canından bezdireceğiz, içinde ne kadar güzel şey varsa hepsini, birer birer söküp ata­cak. Acı acı sırıtarak İsa&#8217;nın tuttuğu belinin ortasındaki par­mak İzi yerlerini, mahmuzlan, kerpeteni, eğesi, testeresi ve baltasıyla kazıyacak. İlk çağlardaki canavar hâlini bulacak.<br />
Bir kere suyumuza alışmaya görsün. Onu canavar hâline getirmek için hiçbir fırsatı kaçırmayacağız.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyat.tc/dulger-baliginin-olumu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>GURBET HİKAYELERİ</title>
		<link>http://www.edebiyat.tc/gurbet-hikayeleri/</link>
		<comments>http://www.edebiyat.tc/gurbet-hikayeleri/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 20 May 2008 23:26:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hikaye Özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap Özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[Yüz Temel Eser Özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[100 Temel Eser]]></category>
		<category><![CDATA[Lise Yüz Temel Eser]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyat.tc/gurbet-hikayeleri/</guid>
		<description><![CDATA[1940&#8242;da yayınlanan Gurbet Hikayeleri, Refik Halit Ka­ray&#8216;ın Memleket Hikayeleri&#8217;nin bir devamı niteliğindedir. Mem­leket Hikayeleri&#8216;nde memleket edebiyatını işleyen yazar, Gur­bet Hikayeleri&#8216;nde memleket hasretini somutlaştırmıştır. Ya­bancılar arasında yaşarken edinilen yabancılaşma ve yalnı­zlık duygusu, ana dili kullanma hasreti bu hikayelerin temel konusunu oluşturur. Çok sade, rahat yazılmış hissi veren Refik Halit&#8216;in bu hikayelerinde Moupassant tekniği kullanılmıştır.
Gurbet Hikayelerinden Özetler

Eskici

Öykünün başında, Marmara [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="justify">1940&#8242;da yayınlanan Gurbet Hikayeleri, <a href="http://www.edebiyat.tc/refik-halit-karay/"><font color="#333333">Refik Halit Ka­ray</font></a>&#8216;ın Memleket Hikayeleri&#8217;nin bir devamı niteliğindedir. <a href="http://www.edebiyat.tc/memleket-hikayeleri/"><font color="#333333">Mem­leket Hikayeleri</font></a>&#8216;nde memleket edebiyatını işleyen <a href="http://www.edebiyat.tc/bolum/sanatcilar/yazarlar/"><font color="#333333">yazar</font></a>, <a href="http://www.edebiyat.tc/gurbet-hikayeleri/"><font color="#333333">Gur­bet Hikayeleri</font></a>&#8216;nde memleket hasretini somutlaştırmıştır. <a href="http://www.edebiyat.tc/yaban/"><font color="#333333">Ya­ban</font></a>cılar arasında yaşarken edinilen yabancılaşma ve yalnı­zlık duygusu, ana dili kullanma hasreti bu hikayelerin temel konusunu oluşturur. Çok sade, rahat yazılmış hissi veren <a href="http://www.edebiyat.tc/refik-halit-karay/"><font color="#333333">Refik Halit</font></a>&#8216;in bu <a href="http://www.gramerimiz.com/oyku-hikaye"><font color="#333333">hikaye</font></a><font color="#333333">lerinde </font><a href="http://www.gramerimiz.com/bati-edebiyati-tarihi-ve-sanatcilari/fransiz-edebiyati/guyde-maupassant"><font color="#333333">Moupassant</font></a> tekniği kullanılmıştır.</p>
<p align="justify"><a href="http://www.edebiyat.tc/gurbet-hikayeleri/"><font color="#333333"><strong>Gurbet Hikayelerinden Özetler</strong></font></a></p>
<p align="justify">
<strong><u>Eskici</u></strong></p>
<p align="justify">
<a href="http://www.gramerimiz.com/oyku-hikaye"><font color="#333333">Öykü</font></a><font color="#333333">nün</font> başında, Marmara Denizi&#8217;nin rıhtımında yol­cu uğurlamak için toplanan insanların kendi aralarında ko­nuşmaları yer alır. Bir çocuk, Arabistan&#8217;a uğurlanacaktır. Ço­cuğun yakınları bir yükten kurtuldukları İçin sevinçlidir. Ara­bistan&#8217;da halasının yanında rahat eder, diye düşünürler. Oy­sa amaçları sorumluluktan kurtulmaktır.<br />
Hasan, (Arabistan&#8217;a gönderilen çocuk) beş yaşlarında, yetim ve öksüz bir çocuktur. Annesini yeni kaybetmiştir. İstanbul&#8217;daki yakınları onu halasının yanına göndermeyi uy­gun görmüşlerdir. Hasan, önce, vapur seyahati boyunca çok eğlenir. Yolcuları sempatikliği ile neşelendirir, herkesle sohbet eder. Peltek, şirin konuşmaları ile vapurdaki yolcular onu çok severler. Fakat, vapur her uğradığı yerde bir sürü yolcu bırak­maktadır. Bir süre sonra, vapurda Hasan&#8217;ın dilini anlayan, Türkçe konuşan insan çok az kalır. Hasan&#8217;ı bir durgunluk alır. Yolcuların dilini anlamaz, kendini yalnız hisseder. Artık ona Hasan diye hitap eden kimse kalmamıştır. Kalanlar ise &#8216;Has­san&#8217; diye seslenmektedir.<br />
Vapur, Hayfa&#8217;ya geldiğinde o da vapurdan ayrılır. Onu bir trene koyarlar. Hasan, trende köşeye büzülür. Hiç konu­şamaz, konuşsa da kimse onun dilinden anlamaz. Dışarıdaki portakal ve meyve bahçelerini seyreder. Zamanla manzara değişir. Hiç ağacın olmadığı, dümdüz yerlerden geçmeye başlarlar. Hasan, İstanbul&#8217;u, memleketini özler. Buraların hay­vanları bile çok gariptir. Kambur, koca koca tüylü, soğuk hay­vanlar görür pencereden.<br />
Hasan&#8217;ı istasyonda indirirler. Siyah bir örtü giymiş, kol­ları altınlarla dolu bir kadın onu bağrına basar. Bu, halasıdır. Hiç annesinin kokusuna benzemeyen bir kokusu vardır. Ha­lası da anlamadığı bir dille konuşmaktadır. Hasan, halasının basık, tek katlı toprak evinde haftalarca hiç konuşmaz. Saç­ları çok kısa kesilmiş, entari giyen erkek çocukları ile de hiç konuşmaz.<br />
Uzun bir süre Hasan hiç konuşmaz. Zamanla o da diğer çocuklar gibi giydirilir, yer sofrasında çatal bıçak kullanma­dan yemek yemeyi, hatta Arapça&#8217;yı dahi öğrenir. Fakat o yi­ne çok durgun ve sessizdir.<br />
Bir gün, halası sokaktan bir satıcıyı çağırır. Önüne bir sürü eski ayakkabı koyar. Satıcı oturur ve bunları tamire ko­yulur. Hasan&#8217;ın bu tamir çok dikkatini çeker. Satıcı, ayakka­bının çivisini ağzına alarak düzeltmektedir. Hasan, boş bulunarak satıcıya sorar: &#8216;Ağzınız acımıyor mu?&#8217; Satıcı şaşırarak &#8216;Sen Türk müsün?&#8217; der. Hasan, bir Türk&#8217;le karşılaşmış olmak­tan çok mutludur. Haftalarca süren sessizliğine mukabil sürek­li konuşmakta, ona memleketindeki hayatını anlatmaktadır. Sanki bir tanıdığına rast gelmiş gibidir. Satıcı da zevkle onu dinlemektedir. Birbirlerine sokulmuş vatan hasretini dindir­meye çalışırlar.<br />
Satıcı, işini bitirince gitmek zorundadır. İkisi de ağlamaya başlar. Hasan, satıcıya &#8216;Gitme be!&#8217; der. Satıcı da ağlayarak ona: &#8216;Ağlama be!&#8217; der. Ayrılık anında her ikisi de vatan has­reti ile gözyaşı dökmektedir.
</p>
<p align="justify"><strong><u>Çıban</u></strong></p>
<p align="justify">Hikâye, bir binbaşının dilinden anlatılmaktadır.<br />
Asker (Binbaşı), hikâyenin başında Halep çıbanının kor­kulacak bir tarafının olmadığından, hatta güzel bir bayanı da­ha da güzelleştireceğinden bahseder. Herkesin korktuğu Ha­lep çıbanından daha da korkunç bir çıban vardır: Hadramut çıbanı.<br />
Asker, başından geçen bir hadiseyi anlatmaya başlar. Bir gün, Yemen valisi ve kumandanı İzzet Paşa, onu ve yanında­kileri iki Arap emiri arasındaki kavgaya son vermek için Had­ramut hududuna gönderir.<br />
Hadramut&#8217;a varırlar. Burası, koskoca bir çölde yer yok­muş gibi beş altı katlı binaların yapıldığı, garip bir yerdir. Yağ­mur 3-4 senede bir yağmakta, yağdığında da sel olarak gel­mektedir. Evler, âdeta bir rüzgârda toz hâline gelecekmiş gibi iğretidir. Asker, ilk geldiği gün emirin kölesi ona cibindirik içinde yatmasını söyler. Aksi hâlde Hadramut çıbanına yaka­lanabilir. Asker, çarşıda gezerken yüzünün yarısı bu çıban yüzünden yok olmuş, oyulmuş, kemikleri görünen kadınlarla karşılaşır. Çok korkar ve geceleri her yerini örterek uyur.</p>
<p align="justify">Bir gün, alnında hafif bir kaşıntı hisseder. Bir kırmızılık vardır. Hemen, emire gider. Bir cadıya benzeyen kadın geti­rirler. Kadın, muayene ettikten sonra habis çıban olduğunu söyler. Tek bir tedavi yolu vardır. Bu uygulanmasa yüzünün yarısı ile gözünün teki bu çıbanla oyulup gidecektir. Çıban, kıvama gelince hurmalıklar altında bir döşeğe yatırılır. Cadı kadın çıbanın uç kısmına çok ince bir iğne geçirir. Bu iğneye bağlı ipi hurma ağaçlarından birine bağlar. On gün kımılda­madan yatacaktır. Hayatı bu ipliğe bağlıdır. İplik koptuğu an­da, çıban onun yüzünü ve gözünü yok edecektir. Çıbanın özünün kuruması gerekmektedir. Bu acaip tedavi süresince ip koparsa asker şakağına bir kurşun sıkarak intihar etmeye ka­rar verir. Her gün, ya yağmur yağarsa, ya kölelerden biri o uyuduğu anda başını tutmayı unutursa diye düşünerek kor­ku içinde yaşamaktadır. Kafasını robot gibi hiç oynatmamak­tadır.<br />
Nihayet on günün sonunda cadı görünümlü kadın gelir. Özün alındığı müjdesini verir.<br />
Binbaşı, yanağında küçük bir yanığa benzeyen izi göste­rerek &#8216;İmparatorluk zabiti neler çeker?&#8217; der.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyat.tc/gurbet-hikayeleri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Memleket Hikayeleri</title>
		<link>http://www.edebiyat.tc/memleket-hikayeleri/</link>
		<comments>http://www.edebiyat.tc/memleket-hikayeleri/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 20 May 2008 22:46:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hikaye Özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap Özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[Yüz Temel Eser Özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[100 Temel Eser]]></category>
		<category><![CDATA[Lise Yüz Temel Eser]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyat.tc/memleket-hikayeleri/</guid>
		<description><![CDATA[Memleket Hikayeleri Hakkında Bilgi
İlk defa 1919 yılında yayınlanan eserde, Refik Halit Ka­ray, konularını I. Dünya Savaşı yıllarında yakından gördüğü Anadolu halk ve hayatından alan hikayelere yer vermiştir. Anadolu&#8217;da yaşayan yerli tipleri o zamana kadar görülmemiş bir canlılıkla anlatmıştır. Anadolu, bu eserle ilk defa bütün gerçek varlığı ve iç dünyasıyla okuyucunun karşısına çıkar. Memleket Hikayeleri&#8216;nin çoğu, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="justify"><a href="http://www.edebiyat.tc/memleket-hikayeleri/"><font color="#333333"><strong>Memleket Hikayeleri Hakkında Bilgi</strong></font></a></p>
<p align="justify">İlk defa 1919 yılında yayınlanan eserde, <a href="http://www.edebiyat.tc/refik-halit-karay/"><font color="#333333">Refik Halit Ka­ray</font></a>, konularını I. Dünya Savaşı yıllarında yakından gördüğü Anadolu halk ve hayatından alan <a href="http://www.edebiyat.tc/bolum/ozetler/hikaye-ozetleri/"><font color="#333333">hikaye</font></a>lere yer vermiştir. Anadolu&#8217;da yaşayan yerli tipleri o zamana kadar görülmemiş bir canlılıkla anlatmıştır. Anadolu, bu eserle ilk defa bütün gerçek varlığı ve iç dünyasıyla okuyucunun karşısına çıkar. <a href="http://www.edebiyat.tc/memleket-hikayeleri/"><font color="#333333">Memleket Hikayeleri</font></a>&#8216;nin çoğu, dünya dillerine çevrilmiş, ta­mamı Fransızcada yayınlanmıştır.</p>
<p align="justify"><a href="http://www.edebiyat.tc/memleket-hikayeleri/"><font color="#333333"><strong>Memleket Hikayeleri Özetleri</strong></font></a><strong>:</strong></p>
<p align="justify"><a href="http://www.edebiyat.tc/memleket-hikayeleri/"><font color="#333333"><strong>ŞEFTALİ BAHÇELERİ</strong></font></a>:</p>
<p align="justify">Bir yaz günü, Akdeniz kıyılarındaki bir kasabanın tabiatı tasvir edilir. Bu küçük Anadolu kasabasında, iklim çok yumu­şak geçmekte, yaz günlerinde ise her yeri şeftali kokuları sar­maktadır. Akşamüzerileri, çoğu kasabaya yerleşmiş memurlar deniz kıyısına eğlenmeye giderler. İçkiler, türlü eğlenceler, yiye­cekler, çalgılar bu akşamların vazgeçilmez alışkanlıkları olmuş­tur. Burası Anadolu&#8217;nun Sadabad&#8217;ıdır. Sazlar çalınır, gazeller okunur, her türlü keyif düşkünlüğü kol gezer. Bu kasabaya ta­yini çıkan memurlar buranın zevk ve sefasına alışmakta, bura­ya yerleşerek havuzlu, kameriyeli evler yaptırmaktadırlar. Dev­rin İstanbul&#8217;da hoş görmediği eğlenceler, burada, rahatlıkla yapılmaktadır. Memurlar, resmi işleri tamamiyle boşlamıştır.<br />
Bu kasabaya yeni bir yazı işleri müdürü tayin edilir. Adı Agâh olan yeni yazı işleri müdürü, kasabaya geldiği ilk gün dairede ikindi vakti kimsenin olmamasına çok şaşırır. Öğle vakti, dairedeki herkes şakalar yaparak şen şakrak sahile in­mektedir. Agâh Bey bütün bunlara çok şaşırır. Kendisi idea­list bir kişidir. Mülkiyeden çıktıktan sonra Avrupa&#8217;ya kaçmış, İstanbul&#8217;a gelince 4 ay boyunca nezarete alınmış, daha son­ra da Anadolu&#8217;ya bu işe atanmıştır. Bu memuriyetle kendini göstermeye, bu köyü düzeltmeye karar vermiştir. Sürekli çalı­şacaktır. Fakat kasabadaki herkes aksine tembel, miskin ve eğlence düşkünüdür. Mutasarrıf ona ilk gün, rahatına bakma­sını söylemiştir. Evkaf Memuru daha da ileri giderek, eğlen­mesi için tüm imkânları önüne sürebileceğini ima etmiştir. Önceleri bütün bu tekliflere direnmiş, köyde tek başına kal­masına rağmen eğlencelere katılmamıştır. Sıkıntıdan boğul­makta, dairede kimse olmadığı için çalışamamaktadır. Hiçbir idealini gerçekleştiremeyeceğini anlamaya başlar.
</p>
<p align="justify">Bir gün, muhasebeci dayatır, illaki şeftali bahçelerine gel­mesini ister. İkindiüzeri, bir merkebe binerler; İğde, böğürtlen, şeftali ağaçları ile süslü, su sesleri içindeki bahçelere giderler. Sürekli yiyip içerler. Çok eğlenirler. Ertesi günü çok yorgun ol­duğu için Agâh Bey işe girmez. Fakat daha sonraki saatlerde yine şeftali bahçelerine gider, eğlenir, havuzda yüzer. Agâh Bey, artık tüm eğlencelere katılmaktadır. Diğer memurlar gibi o da bir merkep almıştır, sahile daha kolay inmek için. Agâh Bey artık hiç çalışmak istememekte, eğlencelerden daireye gidecek vakit bulamaktadır. Kasabaya geldiği ilk günkü yalnı­zlığını, çalışma aşkını düşündükçe kendine gülmekte ve &#8216;Toy­luk işte.&#8217; demektedir.</p>
<p align="justify"><a href="http://www.edebiyat.tc/memleket-hikayeleri/"><font color="#333333"><strong>BOZ EŞEK:</strong></font></a></p>
<p align="justify">Irmaktan su taşıyan çocuklar, dağ yolunda yere yatmış bir ihtiyar ve yanında dolaşan boz bir eşek görürler. Çocuk­lar köye giderek Hüsmen Hoca&#8217;ya durumu haber verirler. Ak­şam olmaktadır. Hüsmen Hoca ile birkaç köylü ihtiyarı ara­maya giderler. Yaşlı adam, sık sık solumakta, göğsünü göster­mektedir. Ancak hırıltıyla konuşabilen ihtiyarın ölmek üzere olduğunu düşünürler. Fakat yaşlı adam gittikçe canlanır. Ço­cuk bakışlarıyla bakan yaşlı adamı ve eşeğini köye götürürler. Köyde, Hüsmen, herkese misafirlerinin olduğunu duyu­rur. Hava iyice kararmıştır. Köy, en yakın kasabaya iki gün u-zaklıkta olduğu için köye yabancı biri çok nadir gelmektedir. Ancak bir vilayetten diğerine geçen arabasız yolcular bazen bu köye uğramaktadır. Bu gelenler de bu fakir köyde el üs­tünde tutulmaktadır.<br />
Yaşlı adam biraz rahatlar. Göğsünün böyle arada bir, ol­madık yerde tuttuğunu anlatır. İhtiyara süt getirirler. İhtiyar içerken öksürerek konuşabilmektedir. Hasta, yaşlı adam bir ara çevresindekileri yanına çağırır ve onlara bir şeyler söyledikten sonra ruhunu teslim eder. Yaşlı yolcunun son isteği, eşeği ve kemerinde dizili sekiz altının Mekke&#8217;ye vakfedilmesidir.</p>
<p align="justify">Köylüler, cenazeyi defnettikten sonra kara kara düşün­meye başlarlar. Vasiyeti yerine getirmeleri gerekmektedir. Ka­dıya danışmaya karar verilir. Hafta içinde Hüsmen, eşeği ya­nına alıp kasabaya gidecektir. Bu arada, eşeği bir emanet o-larak gören köylüler ona bir sürü yem verirler, hiçbir iş yüklemezler. Yüksüz bir şekilde boz eşek ile Hüsmen Hoca kasabaya gitmek üzere yola çıkar. Çok zor bir yolculuktan sonra kasa­baya varan Hüsmen Hoca, önce jandarma çavuşuna gider, durumu anlatır. Jandarma çavuşu onu dinlemez bile, nargi­lesini höpürdetmekte, keyif yapmaktadır. Kadı zaten kasaba­da yoktur. Kaymakama giden Hüsmen, aynı muameleyle karşılaşır, iş, kadıya iki hafta sonraya ertelenir. Hüsmen, eli boş bir şekilde, durumunu bile anlatamadan çok zor şartlar­da köyüne geri döner. Köylü, bu süre zarfında eşeğe misafir gibi bakar, kutsallık atfeder ona. Bu arada, eşek iyice beslen­mektedir.<br />
İkinci kez kasabaya gittiğinde kadının gelmediğini öğre­nen Hüsmen Hoca acele ettiği için bir de azar işitir. Üçüncü seferde de şahit götürmediği için geri döner. Bu arada Hüs­men Hoca, bu geliş gidişlerle çok yıpranır, parası azalır. Böyle bir buçuk ay geçer.<br />
Bir kasabadan dönüş esnasında Hüsmen&#8217;in yanında boz eşek yoktur. Kadı, Mekke&#8217;ye ulaştırılacağını söyleyerek alıkoy­muştur. Bütün köylüler çok rahatlar, vasiyeti yerine getirmek­ten mutludurlar.<br />
Olayın yılında, kasabaya pirinç satmaya giden Hüsmen Hoca, Pazar yerinin ortasında kadıyı (Lakabı Kabak Kadıdır.) boz eşeğin üzerinde görünce hayret ve ıstırap içinde kalakalır.
</p>
<p align="justify"><strong><a href="http://www.edebiyat.tc/memleket-hikayeleri/"><font color="#333333">GARİP BİR HEDİYE</font></a></strong>:</p>
<p align="justify">Feridun iki saattir çarşıdaki kuyumcu dükkânları önünde dolaşmakta, hiçbirine girmeye cesaret edememektedir. Uzun zamandır her şeyini satmış, satabileceği yalnızca bir tıraş fırçası kalmıştır. İşlemeli, fildişi saplı fırçanın değeri olup olma­dığını bilmemektedir. Ona bu fırçayı hediye eden Yahudi çok değerli olduğunu, bir gün işine yarayacağını söylemiştir. Feri­dun bu sözlere pek itibar etmemekte, Yahudinin onunla alay ettiğini düşünmektedir.<br />
Feridun, bu çaresizlik içinde ağlayarak evine gitmek ister. Aylardan beri çektiği sıkıntılar, dertler içinde ölümü bir kurtu­luş gibi görmektedir. Fakat yine de şansını denemeye karar verir ve bir kuyumcu dükkânına girer. Ürkekçe fırçanın de­ğerli olup olmadığını sorar. Kuyumcu, &#8216;Beş para etmez!&#8217; diye geri verir. Oysa, Feridun bu fırçayı hediye eden Yahudi için canını tehlikeye atmıştır. On yıl önce, güvertede bir Yahudi eşyalarını istif etmektedir. Tam o sırada demir kancadan kur­tulan iri bir denk tam başına inecekken Feridun, hemen fırla­yarak Yahudiyi ölümden kurtarmıştır. Yahudi kendine geldik­ten sonra ona elindeki tıraş fırçalarından birini vererek çok değerli olduğunu söylemiştir. Feridun, bu sözlere hiç kıymet vermemiş, fırçayı kullanmıştır. Fakat zamanla savaştan sonra yarı sakat, işsiz, beş parasız kalınca İstanbul&#8217;a dönmüş, her şeyini satmak zorunda kalmış, bir gün Yahudi&#8217;nin bu sözünü hatırlayarak ümitlenmiştir. Fakat ümitleri boşa çıkmıştır. ^<br />
Ahırkapı feneri arkalarına düşen yoksul mahalledeki ka­ranlık ve bakımsız evlerine doğru annesinin yanına gider. An­nesine durumu anlatır. Camdan İstanbul&#8217;daki zengin semtle­re bakarken sinirlenen Feridun elindeki tıraş fırçasını sokağa fırlatır. İçinden Yahudi&#8217;ye kızmaktadır. Fakat, garip bir şey olur. Sokakta parçalanan fırça parlamaya başlar. Koşarak dışarı çı­kan Feridun gözlerine inanamaz; çünkü fırçanın içinden iki elmas parçası çıkmıştır.<br />
Sabah olunca tekrar kuyumcuya gider, elmasları gösterir. Kuyumcu, taşların çok değerli olduğunu söyler. Meğer, Yahu­di gümrükten mal kaçırmak için adi bir fırçanın içine çok de­ğerli iki pırlanta koymuştur.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyat.tc/memleket-hikayeleri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ferman</title>
		<link>http://www.edebiyat.tc/ferman/</link>
		<comments>http://www.edebiyat.tc/ferman/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 09 May 2008 15:20:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hikaye Özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[Yüz Temel Eser Özetleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyat.tc/ferman/</guid>
		<description><![CDATA[Sefere çıkmış Osmanlı ordusu yağmur altında kalmıştır. Ordu mola verir. Konak yerine geldikleri hâlde, padişahın ça­dırı yoktur. Otağcılar da ortada bulunmamaktadır, herkes, padişahın çadırının kaybolduğunu söylemektedir. Ordunun önde gelenlerinden yiğit Tosun Bey, bu duruma çok şaşırır. Hiddetinden inlemektedir. Koskoca padişaha layık olmayan bir durumdur çünkü. Mahmut Çelebi ve Perviz Efendiye: &#8220;İki konak arasında bir otağı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="justify"><font color="#000000">Sefere çıkmış Osmanlı ordusu yağmur altında kalmıştır. Ordu mola verir. Konak yerine geldikleri hâlde, padişahın ça­dırı yoktur. Otağcılar da ortada bulunmamaktadır, herkes, padişahın çadırının kaybolduğunu söylemektedir. Ordunun önde gelenlerinden yiğit Tosun Bey, bu duruma çok şaşırır. Hiddetinden inlemektedir. Koskoca padişaha layık olmayan bir durumdur çünkü. Mahmut Çelebi ve Perviz Efendiye: &#8220;İki konak arasında bir otağı yapamayan biri nasıl devleti idare eder?&#8221; der. Tosun Bey, normalde padişahını çok seven biri­dir. Hiddetinden bu şekilde konuşmuştur.<br />
Sadrazam, bir süre sonra Tosun Bey&#8217;i çağırır, ona bir </font><a href="http://www.edebiyat.tc/ferman/"><font color="#000000">fer­man</font></a><font color="#000000"> verir. Niş beyine götürmesini söyler. Tosun Bey, fermanı yolda okur. Fermanda kendisinin idam edilmesi yazılmak­tadır. Önce çok sinirlenir, kendisi gibi eşine ender rastlanan, vatanı için çalışan birinin nasıl olur da idam edileceğini anla­yamaz. Sonra vatanına itaat eder ve fermanı hiç okumamış gibi Niş beyine götürür. Niş Beyi onu hürmetle karşılar. Ona kıymak İstemez. Bunun Mahmut Çelebi ve Perviz Efendi gibi entrikacıların padişahı kandırmasından kaynaklandığını an­lar. Tosun Bey, tüm teslimiyeti ile padişahın emrinin yerine getirilmesini söyler.</font></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyat.tc/ferman/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Pembe İncili Kaftan</title>
		<link>http://www.edebiyat.tc/pembe-incili-kaftan/</link>
		<comments>http://www.edebiyat.tc/pembe-incili-kaftan/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 09 May 2008 15:17:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hikaye Özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap Özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[Yüz Temel Eser Özetleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyat.tc/pembe-incili-kaftan/</guid>
		<description><![CDATA[Şah İsmail&#8217;e gönderilmek üzere bir elçi aranmaktadır. Gön­derilecek elçinin yiğit, cesur ve devletin haysiyetini koruyacak biri olması gerekmektedir. Şah İsmail, çok zulmeden, gaddar biridir. Divan toplantısında vezir, Şah İsmail&#8217;in kötülüklerin­den bahseder.
Muhsin Çelebi, vaktini kitap okumakla geçiren, devlete çok bağlı, zengin bir kişidir. Elçi arandığını öğrenince sadra­zama giderek gönüllü elçi olacağını söyler. Sadrazam önce Muhsin Çelebi&#8217;yi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="justify"><font color="#000000">Şah İsmail&#8217;e gönderilmek üzere bir elçi aranmaktadır. Gön­derilecek elçinin yiğit, cesur ve devletin haysiyetini koruyacak biri olması gerekmektedir. Şah İsmail, çok zulmeden, gaddar biridir. Divan toplantısında vezir, Şah İsmail&#8217;in kötülüklerin­den bahseder.<br />
Muhsin Çelebi, vaktini kitap okumakla geçiren, devlete çok bağlı, zengin bir kişidir. Elçi arandığını öğrenince sadra­zama giderek gönüllü elçi olacağını söyler. Sadrazam önce Muhsin Çelebi&#8217;yi deli zanneder. Muhsin Çelebi, sıra dışı, per­vasız, cesur, tam aradıkları gibi bir insandır. Muhsin Çelebi, elçiliği tek bir şartla kabul eder. Tüm masrafları kendi cebin­den karşılayacaktır. Çiftliğini, mandırasını ipotek eder. Adın­dan çok söz edilen, çok pahalı </font><a href="http://www.edebiyat.tc/pembe-incili-kaftan/"><font color="#000000">pembe incili kaftanı</font></a><font color="#000000"> satın alır. Şah İsmail&#8217;in sarayına gider. </font>
</p>
<p align="justify"><font color="#000000">Şah İsmail, Osmanlı elçisini beklemektedir. Sarayında tahtının arkasına cellatlar diker. Muhsin Çelebi gelir ve Şah İsmail&#8217;in eteğini öpmeden Yavuz Sultan Selim&#8217;den getirdiği fermanı uzatır. Şah İsmail onun bu gururlu tavrına çok sinir­lenir. Muhsin Çelebi bununla da yetinmez. Üzerindeki hariku­lade kaftanı yere serer ve Şah İsmail&#8217;in karşısına kaftanın üze­rine oturur. Çıkarken de gururlu bir şekilde kaftanı orada bı­rakır. Şah İsmail, sinirinden hiçbir şey yapamaz. Muhsin Çelebi, her şeyini uğruna sattığı kaftanı İran sa­rayında ülkesi uğruna bırakmıştır. Ülkesine döndüğünde her şeyini kaybetmiş; fakat devletinin şanını yüceltmiş biri olarak hayatına devam eder.</font></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyat.tc/pembe-incili-kaftan/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>DİYET</title>
		<link>http://www.edebiyat.tc/diyet/</link>
		<comments>http://www.edebiyat.tc/diyet/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 09 May 2008 15:13:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hikaye Özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[Yüz Temel Eser Özetleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyat.tc/diyet/</guid>
		<description><![CDATA[Koca Ali, kılıç yapımıyla uğraşan ve askerlik yapan biri­dir. Kendi dükkânında sürekli kılıç yapmakta, hiç kimseyle konuşmamaktadır. Koca Ali&#8217;nin ailesi oldukça zengin bir ailedir. Babası hak­sız yere idam edilmiştir. Onu, amcası okutmuştur. Koca Ali, bu zor hayatta kimseye minnet etmeyen biri olduğu için Ana­dolu&#8217;ya gelir. Kendi emeği ile demircilik yaparak geçinmeye çalışır. Koca Ali işinin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="justify"><font color="#000000">Koca Ali, kılıç yapımıyla uğraşan ve askerlik yapan biri­dir. Kendi dükkânında sürekli kılıç yapmakta, hiç kimseyle konuşmamaktadır. Koca Ali&#8217;nin ailesi oldukça zengin bir ailedir. Babası hak­sız yere idam edilmiştir. Onu, amcası okutmuştur. Koca Ali, bu zor hayatta kimseye minnet etmeyen biri olduğu için Ana­dolu&#8217;ya gelir. Kendi emeği ile demircilik yaparak geçinmeye çalışır. Koca Ali işinin dışında sadece mescide gitmekte, mescit­te </font><a href="http://www.gramerimiz.com/nazim-bicimleri/divan-siiri-nazim-bicimleri/mesnevi"><font color="#000000">mesnevi</font></a><font color="#000000"> dinlemektedir. </font><a href="http://www.edebiyat.tc/mevlananin-mesnevisi/"><font color="#000000">Mesnevi</font></a><font color="#000000">nin dilini anlamadığı hâlde, ahenginden dahi çok duygulanmaktadır. Yine böyle mescidden evi­ne döneceği bir gün sokakta biraz dolaşır. Daha sonra evine gelir ve uyur. Uykusunun arasında kapısı hızlıca çalmaya baş­lar. Dizdarlar gelmiştir. Evini ararlar. Gece altın keseleri çalın­mış, keseler de Koca Ali&#8217;nin evinin yanında bulunmuştur. </font></p>
<p align="justify"><font color="#000000">Evinde bir de kan görünce bütün şüpheler onun üzerinde toplanır. Koca Ali, ne yapsa suçsuz olduğunu anlatamaz. Ce­za olarak sağ eli kesilecektir. O, kolunun kesilmesindense ba­şının kesilmesini ister. Koca Ali, mahallede çok sevilen biridir. Kimse onun suç­lu olduğuna inanamaz. Mahalleli cimri ve zengin Kasap Hacı Mehmet&#8217;e gider. Ondan Koca Ali&#8217;nin </font><a href="http://www.edebiyat.tc/diyet/"><font color="#000000">diyet</font></a><font color="#000000">ini ödemesini ister. Yeniçeriler, Kasap Hacı Mehmet&#8217;e, Koca Ali&#8217;ye yardım etmesi durumunda, Koca Ali&#8217;nin onun işlerini göreceğini söylerler. Kasap Mehmet, böylelikle Koca Ali&#8217;nin diyetini öder ve kolu­nun kesilmesini önler. Koca Ali, çok zor bir hayatın içine gir­miştir. Kasap Mehmet, bütün işlerini ona yaptırmaktadır. Çok huysuzdur. Sürekli ödediği parayı Koca Ali&#8217;nin başına kakar. Koca Ali, hiç cevap vermez, sabretmeye çalışır. Aradan bir hafta geçer. Koca Ali, balta ile kolunu keserek Kasap Meh­met&#8217;in yüzüne atar. Böylelikle kolunu kaybeder; fakat guru­runu ve özgürlüğünü kazanır.</font></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyat.tc/diyet/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Çağlayanlar</title>
		<link>http://www.edebiyat.tc/caglayanlar/</link>
		<comments>http://www.edebiyat.tc/caglayanlar/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 09 May 2008 01:24:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hikaye Özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap Özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[Yüz Temel Eser Özetleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyat.tc/caglayanlar/</guid>
		<description><![CDATA[Milli şair unvanı verilen Mehmet Emin Yurdakul&#8217;un Türk şiirinde açtığı çığırı Ahmet Hikmet Müftüoğlu Çağlayanlar&#8217;da hikayeleriyle devam ettirmiştir. Yazar, bu eserdeki hikayele­rinde Türk destanlarından, tarihinden, faydalanmış; Trablus, Balkan, I. Dünya savaşlarında yaşanan olayları anlatmıştır. Ahmet Hikmet Müftüoğlu&#8216;nun  1922&#8242;de yayınlanan Çağlayanlar adlı kitabı 18 parçadan ibarettir. Milli edebiyatımız içinde uyandırdığı milliyetçilik duygularıyla çok önemli bir yere sahiptir. Çağlayanlar [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="justify"><font color="#000000">Milli şair unvanı verilen Mehmet Emin Yurdakul&#8217;un Türk şiirinde açtığı çığırı Ahmet Hikmet Müftüoğlu Çağlayanlar&#8217;da hikayeleriyle devam ettirmiştir. Yazar, bu eserdeki hikayele­rinde Türk destanlarından, tarihinden, faydalanmış; Trablus, Balkan, I. Dünya savaşlarında yaşanan olayları anlatmıştır. </font><a href="http://www.edebiyat.tc/ahmet-hikmet-muftuoglu/"><font color="#000000">Ahmet Hikmet Müftüoğlu</font></a><font color="#000000">&#8216;nun  1922&#8242;de yayınlanan </font><a href="http://www.edebiyat.tc/caglayanlar/"><font color="#000000">Çağlayanlar</font></a><font color="#000000"> adlı kitabı 18 parçadan ibarettir. Milli edebiyatımız içinde uyandırdığı milliyetçilik duygularıyla çok önemli bir yere sahiptir. </font><a href="http://www.edebiyat.tc/caglayanlar/"><font color="#000000">Çağlayanlar hikayelerindeki kahramanların isimleri</font></a><font color="#000000"> şunlardır: Alparslan Masalı, Yarayı Kanatan, Üzümcü, Sümbül Kokusu, İnci, Yakarış, Bekir ile Tekir, Ayşe Kızla Vato, Maviş.</font></p>
<p align="justify"><a href="http://www.edebiyat.tc/caglayanlar/"><font color="#000000">Çağlayanlar Kitabının Özeti</font></a><font color="#000000"> </font></p>
<p align="justify"><font color="#000000">Sümbül Kokusu</font></p>
<p align="justify"><font color="#000000">Pazar günü, Budapeşte Darülfünunu Tabiiyyat şubesinde öğrenim gören Hüseyin Arif, Macaristan&#8217;ın dar sokaklarından birinin kasvetli, dar evlerinden birinde, gazete okumaktadır. Gazetede Çanakkale Savaşı&#8217;nın gidişatıyla ilgili pek çok ha­ber vardır. İstanbul&#8217;un, Boğazlar&#8217;ın her yanının sarıldığı, ülke­nin çok zor durumda olduğu yazmaktadır. Hüseyin Arif, mem­leketinin düştüğü bu durumdan dolayı büyük bir hüzün için­dedir. Ülkenin cephane durumu çok eksiktir. (</font><a href="http://www.edebiyat.tc/caglayanlar/"><font color="#000000">Çağlayanlar</font></a><font color="#000000">) Oysa düşman askerlerine her yandan yardım gelmektedir. Onların her türlü imkânı karşısında Türk askerinin yalnızca bir göğsü, bir de bazusu vardır. İstanbul; camileriyle, mavi denizi ve göğü, mezarlıkları, surları ile gözlerinin önüne gelmektedir. Ona göre, İstan­bul&#8217;un hamalları Avrupa&#8217;nın lordlarından daha asildir. Kaldı­ğı Macar topraklarındaki sokaklara göre İstanbul&#8217;un sokakları daha nurani, daha neşelidir. İçinden bir çığlık kopar. Allah&#8217;a, vatanımı düşmana çiğnetme, diye yalvarır.<br />
Bu hüzün içinde, memleketine ait neyi varsa hepsini koklar. Sonra pencereyi açar. Ev sahibi dört gün önce bir sümbül vermiştir. Pencereyi açınca duyduğu sümbül koku­suyla irkilir. Sümbül saksısının üzerine kapanarak ağlamaya başlar. O sırada kapı vurulur. Gelen Mehmet Siyavuş&#8217;tur. Mehmet&#8217;e sümbülü derinden koklamasını söyler. Mehmet Si-yavuş da irkilir. Çünkü sümbül, İstanbul kokmaktadır. Mart aylarında İstanbul&#8217;da işportalarda &#8216;bahariye kokuları &#8216; diye satılan sümbül kokusunu hatırlarlar. İkisi de Ah vatan!&#8217; der­ler. Vatanı kaybediyoruz.&#8217; diye ağlamaya başlarlar. İki genç, bir şey yapmaları gerektiğine karar verir. Hüseyin Arif arka­daşına; &#8216;Yaşamak alçaklıktır. Çanakkale cephesinde ölmeliyiz.&#8217; der. Birbirlerine sarılarak ikisi de vatan için savaşmaya karar verir. İki gün içinde eşyalarını satarlar. Pasaport işlemleri için gittiklerinde görevli onlara &#8216;Talebelerin askerlikleri ertelendi.&#8217; dediğinde, onlar büyük bir huzurla &#8216;Biz gönüllü gidiyoruz.&#8217; cevabını verirler.</font>
</p>
<p align="justify"><font color="#000000">Padişahım Alınız Menekşelerimi, Veriniz Gülümü</font></p>
<p align="justify"><font color="#000000">Samime Hanım, kanepede gazeteleri okumaktadır. Ya­nında Ayşecik vardır. Ayşecik, Samime Hanım&#8217;in hizmetçisi-dir. Samime Hanım&#8217;ın kocası, Ayşecik&#8217;in de babası ve ni­şanlısı Trablus cephesine gittiklerinden beri koca evde birbir­lerine arkadaşlık etmektedirler. Ayşecik, bu eve akrabası olan Samime Hanımın kocası Tuğrul Bey&#8217;in babasından haber a-labileceği ümidiyle gelmiştir. Fakat Tuğrul Bey de kısa zaman sonra cepheye gitmiştir.<br />
Samime Hanım ile Ayşe iki dert ortağı olmuşlardır. Her ikisi de her gün Allah&#8217;a cephedeki yakınları için yalvarmakta, evde matem havası esip durmaktadır. Samime Hanım, Ay­şe&#8217;ye kocasından, Ayşe de utanarak nişanlısından bahset­mekte; böylelikle avunmaktadırlar.<br />
Ayşe, Samime Hanıma muharebeden bir haber olup ol­madığını sorar. Samime Hanım, gazetedeki haberi okumaya başlar. Gazetede şunlar yazmaktadır:</font>
</p>
<p align="justify"><font color="#000000">&#8216;On üç zırhlıya karşı bir asker&#8217;</font></p>
<p align="justify"><font color="#000000">&#8220;Salı sabahı düşman zırhlılarından on üçü Trablus&#8217;un şark tarafında kalan Hamidiye İstihkamı&#8217;nı dövmeğe başla­mışlardır. İstihkamda on bir neferle bir çavuş vardı. Neferle­rin dokuzu bir müddet sonra şehid, ikisi mecruh olmuş ve sağ kalan Mehmed Çavuş isminde bir kahraman henüz parçalan­mayan birkaç topla, dünyanın hiçbir muharebesinde işitilme­miş, hiçbir memleketin tarihinde görülmemiş bir inat ve me­tanetle tek başına düşmana mukabele etmiş ve nihayet tunç toplarla beraber o pulat vücut da başına yağan yüzlerce gül­le altında parça parça olmuştur. Böyle emsalsiz erlere malik olan millet dünyanın en büyük milletidir.&#8221;<br />
Gazetedeki haberi duyan Ayşe, haykırmaya ve ağlama­ya başlar. Haberdeki Mehmet Çavuş babasıdır. Ayşe baygın­lık geçirir. Samime Hanım, onu teskin etmeye çalışır. İkisi de abdestlerini alarak Allah&#8217;a secde ederler. Dakikalarca ağlaya­rak Allah&#8217;a dua ederler. Samime Hanım, Ayşe&#8217;ye yatmasını ve Allah&#8217;a nişanlısının yaşaması için dua etmesini söyler.<br />
Ayşe rüyasında nişanlısı Tosun&#8217;u görür. Bir melek, onu Trablusgarb&#8217;a nişanlısının yanma götürür. Nişanlısının yanında ba­bası da vardır. Babası, nişanlısını götürmesini, onun yerine de savaşacağını söyler ve gider. Ayşe, Tosun&#8217;a sarılarak ağlamaya başlar. Tosunla birlikte bir yere otururlar. Tosun, düşman kur­şunu askerlerimizin bağrını delerken, buradan ayrılamaya­cağını söyler. Bu arada, Tosun&#8217;un her yerinden inciler akmak­tadır. Ayşe incileri toplayıp padişaha vererek nişanlısının bede­lini vereceğini düşünür ve sevinir. Tosun, düğmesini açtığında içinden mücevherler dökülmeye başlar. Tosun, ona: &#8220;Benim bedelim bu çöllerin bütün kumlarıdır. Ben bitmeyince Trablus, bitmez.&#8221; der. Padişaha bir demet çiçek götürmesini söyler. Ona son söylediği cümle: &#8220;Gönlüm diyor ki ben şehid olmamışsam mutlaka çiçekleri padişaha vereceksin.&#8221;<br />
Ayşe, sabah olunca hemen bahçeden çiçek toplar. Padi­şaha gidecektir. Dolmabahçe Sarayı&#8217;nın önünde elinde çiçek­lerle duracak, padişah onu görünce Ayşe&#8217;yi yanına çağıra­caktır. O da padişaha: &#8220;Alınız menekşelerimi, veriniz gülü­mü!&#8221; diyecektir. Bu düşüncelerle evden çıkar. Yolda birkaç bölük asker görür. İçlerinde Tosun da vardır. Onu görünce gözleri kararır ve oracığa düşüverir. Ayşe aklanmıştır. Gördüğü asker Tosun değildir. Elinde­ki menekşeler de çamurun içine düşmüştür. O anda rüyada Tosun&#8217;un: &#8220;Ben şehid olmamışsam mutlaka çiçekleri padişa­ha vereceksin.&#8221; dediğini hatırlar. Ağlayarak onun şehid oldu­ğunu anlar.</font></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyat.tc/caglayanlar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>KEREM İLE ASLI</title>
		<link>http://www.edebiyat.tc/kerem-ile-asli/</link>
		<comments>http://www.edebiyat.tc/kerem-ile-asli/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 08 May 2008 23:51:39 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Anonim Halk Edebiyatı]]></category>
		<category><![CDATA[Aşık Edebiyatı]]></category>
		<category><![CDATA[Halk Edebiyatı]]></category>
		<category><![CDATA[Hikaye Özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[Yüz Temel Eser Özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk Hikayeleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyat.tc/kerem-ile-asli/</guid>
		<description><![CDATA[Yazarı Hakkında
Söyleyeni belli olmayan anonim Türk aşk hikayesidir. 

KEREM İLE ASLI
Kerem ile Aslı hikayesinin ilk olarak kim tarafından, ne zaman ve hangi coğrafyada ortaya çıktığı bilinmemektedir. Ancak bili­nen bir gerçek vardır ki o da aslı ile kerem hikayesinin eski aşıklar tara­fından en çok anlatılan bir aşk hikayesi olduğudur. Kerem ile Aslı Türkiye&#8217;de ve Oğuz grubu Türk boylarında olduğu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="justify"><font color="#000000"><strong>Yazarı Hakkında</strong><br />
Söyleyeni belli olmayan anonim Türk aşk hikayesidir. </font>
</p>
<p align="justify"><font color="#000000"><strong>KEREM İLE ASLI</strong></font></p>
<p align="justify"><a href="http://www.edebiyat.tc/kerem-ile-asli/"><font color="#000000">Kerem ile Aslı hikayesi</font></a><font color="#000000">nin ilk olarak kim tarafından, ne zaman ve hangi coğrafyada ortaya çıktığı bilinmemektedir. Ancak bili­nen bir gerçek vardır ki o da </font><a href="http://www.edebiyat.tc/kerem-ile-asli/"><font color="#000000">aslı ile kerem</font></a><font color="#000000"> hikayesinin eski aşıklar tara­fından en çok anlatılan bir </font><a href="http://www.edebiyat.tc/yazi/ask-hikayeleri/"><font color="#000000">aşk hikayesi</font></a><font color="#000000"> olduğudur. </font><a href="http://www.edebiyat.tc/kerem-ile-asli/"><font color="#000000">Kerem ile Aslı</font></a><font color="#000000"> Türkiye&#8217;de ve Oğuz grubu Türk boylarında olduğu gibi bazı başka milletlerde de (Ermeni, Gürcü, Lezgi, vb.) bilinen ve sevilen bir </font><a href="http://www.edebiyat.tc/halk-hikayeleri/"><font color="#000000">halk hikayeleri</font></a><font color="#000000">nden biridir. Bunun sonucu olarak </font><a href="http://www.edebiyat.tc/bolum/ozetler/hikaye-ozetleri/"><font color="#000000">hikaye</font></a><font color="#000000"> geniş bir coğrafyaya yayılmış ve farklılıklar oluşmuştur.</font></p>
<p align="justify"><strong><a href="http://www.edebiyat.tc/kerem-ile-asli/"><font color="#000000">Kerem ile Aslı hikayesinde Olayların Geçtiği Yerler (mekanlar)</font></a></strong></p>
<p align="justify"><font color="#000000">İsfahan, Hoy, Şuşi köyü, Kelb şehri, Kars, Gence, Revan, Çıldır, Ahıshay, Şerki, Orhan, Oltu, Narman, Bayat, Ürgüp, Tiflis, Ahlat, Muş, Malazgirt, Pasin Ovası, Uzun Ahmet, Ha-sankale, Erzurum, Eşenkale, Varbik, Tercan, Çincibeli, Eşkat, Ibrit, Ayaş, Zile, Sivas, ırmak Ovası, Kayseri, Antakya ve Halep.</font></p>
<p align="justify"><a href="http://www.edebiyat.tc/kerem-ile-asli/"><font color="#000000"><strong>Kerem ile Aslı hikayesindeki Kahramanlar (Kişiler)</strong></font></a></p>
<p align="justify"><font color="#000000">Ahmet Mirza (Kerem), Kara Sultan (Aslı), Kerem&#8217;İn Ba­bası (Padişah), Kerem&#8217;İn Annesi (Hanım Sultan), Ash&#8217;nın Ba­bası (Keşiş), Ash&#8217;nın Annesi (Keşişin Karısı), Nur Yüzlü İhti­yar, Sofi (Kerem&#8217;İn yanından Ayrılmayan Arkadaşı), Külhan­beyi (Halepli bir kabadayı), Hancı, Kahvehaneci, vb.</font></p>
<p align="justify"><a href="http://www.edebiyat.tc/kerem-ile-asli/"><font color="#000000"><strong>Kerem ile Aslı Hikayesinin Özeti</strong></font></a></p>
<p align="justify"><font color="#000000">Bir zamanlar İran&#8217;ın güzel bir beldesi olan İsfahan şehrin­de çok adaletli, merhametli, güçlü, kuvvetli bir padişah var­mış. Hazineleri altınlarla dolu olan bu padişahın çocuğu ol­muyormuş. Gece gündüz evlat hasretiyle yanıp tutuşan bu padişah, derdini kederini biraz olsun unutabilmek için İsfa­han&#8217;ın en güzel yerine eşi benzeri olmayan bir saray yaptır­maya karar vermiş.<br />
Hazinedarı olan Keşiş&#8217;i bir gün huzura çağırtmış. Bu Keşiş&#8217;in de hiç çocuğu yokmuş. Padişahla Keşiş aynı dertle ya­nıp tutuşurlarmış. Huzura gelen Keşiş&#8217;le birlikte sarayın pla­nını yapmışlar. Daha sonra zamanın bütün mimarlarını, usta­larını ve bahçıvanlarını saraya toplamış ve nasıl bir saray is­tediğini onlara da anlatmış.<br />
İsfahan beldesinin en güzel yerine harikulade bir saray yapılmış. Sarayın bahçesi cennet bahçesi gibi olmuş. Bahçe­nin ortasına pembe mermerlerden bir havuz, havuzun o bil­lur sularında kumrular oynaşıp duruyormuş. Bülbüller gülle­rin etrafında şarkılar söylüyor, tavus kuşları ise dört bir yanı süslüyormuş. Yine bu bahçenin içine beyaz mermerlerden bir saray kurulmuş. Eşi benzeri olmayan bu sarayda padişah eğ­lenceler düzenleyerek kederini unutmaya çalışıyormuş.<br />
Günlerden bir gün yine o güzel sarayda eğlence düzen­lenmiş. Padişahın karısı Hanım Sultan ve Keşiş&#8217;in karısı da eğlenceye katılmak üzere yola koyulmuşlar. Tam saraya var­mak üzereyken karşılarına ak sakallı, nur yüzlü bir ihtiyar çık­mış. Hanım sultana bir elma fidanı, Keşiş&#8217;in karısına da bir armut fidanı vermiş ve bunları sarayın en nadide köşesine dikmelerini söylemiş.<br />
Hanım Sultan ve Keşiş&#8217;in karısı hemen fidanları dikmiş­ler. Kendi elleriyle suluyor ve özenle bakıyorlarmış. Hanım sultan; dünyada bir evladım olmadı, bari dikili bir fidanım olsun, diye düşünüyormuş. Aylar geçmiş fidanlar ağaç olmuş. Yemyeşil yaprakları, güçlü dallan olmuş ancak hiç meyve vermiyoriarmış. Hanım sultan ağlamaya ve üzülmeye baş­lamış: Diktiğim fidan bile meyve vermiyor, ben ne talihsiz bir kadınım, diyormuş.<br />
Bir gün yine böyle düşünerek ağlayan Hanım Sultan, sa­rayın salonunda uyuyakalmış. Rüyasında kendisine ve keşi­şin karısına fidan veren nur yüzlü ihtiyarı görmüş.<br />
Gözyaşları içinde ihtiyarın ellerine sarılan Hanım Sultan:<br />
- Ey mübarek insan! Ne olursa senin duanla olur. Yıllar­ca evlat hasretiyle yanıp tutuştum. Şimdi de bir fidan diktim, o bile meyve vermedi. Ne olacak benim bu hâlim, diye ağla­maya başlamış. Nur yüzlü ihtiyar:<br />
- Sen hiç merak etme. Senin dualarının kabulü için ben de dua ettim. İnşallah duaların kabul olacak ve sen de mu­radına ereceksin. Senin ağacın meyve verdi. Eğer onu yersen dileğin kabul olur, demiş.<br />
İhtiyarın bu sözlerinden sonra, korku ve heyecanla uya­nan Hanım Sultan, Keşiş&#8217;in karısını da yanına alarak bahçe­ye koşmuş. Gerçekten de kendisinin diktiği elma ağacının ü-zerinde bir tane ama çok güzel görünen bir elma varmış. Ke­şiş&#8217;in karısının diktiği armut ağacında ise hiç meyve yokmuş. Hanım sultan, Keşiş&#8217;in karısı üzülmesin diye elmayı ikiye böl­müş ve ona dönerek:<br />
Bu elmanın yarısını sana veriyorum ama bir şartla. Eğer kızın olursa benim oğluma vereceksin. Yok eğer oğlun olursa benim kızımı alacaksın demiş. Keşiş&#8217;in karısı bu teklifi hemen kabul etmiş ve elmaları yemişler.<br />
Bir süre sonra Keşiş&#8217;in karısı da Hanım Sultan da hami­le kalmışlar. Zamanları dolunca da Keşiş&#8217;in karısının bir kızı, Hanım Sultan&#8217;m ise bir oğlu olmuş. Oğlanın adını, &#8220;Ahmet<br />
Mirza&#8221;, kızın adını ise &#8220;Kara Sultan&#8221; koymuşlar.<br />
Aylar yıllar geçtikçe yavrular da büyüyorlarmış. Keşişin kızı bir ay parçası kadar güzelmiş. Kızını padişaha vermek is­temiyormuş. Çünkü padişahla aynı dinden değillermiş. Padi­şaha verdikleri sözden nasıl döneceklerini düşünmeye başla­mışlar. Keşiş:<br />
- Eğer şehri terk etmezsek padişahtan bize rahat yok, de­miş. Fakat karısının aklına daha iyi bir fikir gelmiş. Keşişe dö­nerek:<br />
- Bir süre sonra kızımızın öldüğünü söyleriz ve buralar­dan bu nedenle uzaklaşmak isteriz, demiş.<br />
Aradan bir yıl gibi bir zaman geçince Keşiş hemen padi­şahın huzuruna varmış ve kızının öldüğünü, bu üzüntüyle ar­tık buralarda yaşayamayacağını anlatmış.<br />
Bunun üzerine padişah keşişe biraz altın vererek azat etmiş.<br />
Arzularına muvaffak olan Keşiş&#8217;le, karısı derhâl vakit ge­çirmeden İsfahan&#8217;a üç günlük uzaklıkta olan bir köye gitmiş­ler. Güzel bir köşk yaparak orada yaşamaya başlamışlar.<br />
Diğer taraftan padişahın oğlu Mirza Bey 13-14 yaşlarına gelmiş. Babası onu en iyi hocalarda okutuyormuş. Mirza Bey&#8217;in çok kurnaz ve zeki bir arkadaşı varmış. Adı Sofi olan bu arkadaşı bir gün Mirza Bey&#8217;e:<br />
- Bak Mirza Bey! Bu kadar okuduğumuz yeterli. Bu gençlik bir daha elimize geçmez. Biraz da eğlenelim, avlan­maya gidelim, seyahatlere çıkıp dünyayı dolaşalım, demiş.<br />
Sofi&#8217;nİn bu söylediklerini haklı bulan Mirza Bey öncelik­le av hazırlıklarını başlatmış. Bu arada Mirza Bey bir gece rü­yasında &#8220;Kara Sultan&#8221;ı görmüş ve âşık olmuş. Uyandığında yüreğinin cehennem ateşi gibi yandığını hissediyormuş. Ye­rinde duramaz bir hâl almış. Ancak aşk şerbetini kimin elinden içtiğini bilmiyormuş. Hayalinde tek kalan ay kadar güzel bir simaymış. Kalbi aşk ateşiyle yanan Mirza Bey, babasından izin alarak arkadaşı Sofi ile birlikte avlanmaya çıkmış.<br />
Gide gide Keşiş&#8217;in yaşadığı köye varmışlar. Padişahın oğ­lu Mirza Bey av sırasında çok güzel bir şahine rastlamış. Şa­hini yakalamaya karar vermiş. Atını arkadaşı Sofi&#8217;ye bırakmış ve şahinin peşinden gitmiş. Şahin çok güzel bir bahçeye gir­miş. Mirza Bey de peşinden girmiş. O güzel bahçede şahini ararken karşısına çok güzel bir köşk çıkmış. Mirza Bey gülle­rin, sümbüllerin ve yaseminlerin arasında kurulmuş olan bu muhteşem köşkün pencerelerine bakarken olduğu yerde do­nup kalmış. Aklını kaybetmek üzereymiş. Çünkü tam karşı­sındaki pencerede ay parçası gibi bîr kız oturmuş, gergef dokuyormuş. Padişahın oğlu yalnız bir kez bakabilmiş bu güzel kıza. O anda aklı başından gitmiş. Rüyasında ona aşk şerbe­ti içiren dilberin o olduğunu fark etmiş. Ona doğru ilerlemiş ve ona hitaben:<br />
Başı yastık göre mi? Gözü dilber görenin Gözüne uyku gire mi? Zülfüne berdar olanın<br />
demiş ve kollarından yakalayarak kendine doğru çekmiş. Sonra da :<br />
- Ey güzel, sen hangi bahçenin sümbülüsün, deyince,<br />
- Babam İsfahan şahının eski hazinedarı Keşiş&#8217;tir. Kerem eyle&#8230; Görmesin&#8230; Beni salıver gideyim, diye yalvarmış.<br />
Delikanlı:<br />
- Aslı nedir, salıvereyim? Kız:<br />
- Kerem eyle, diyerek yalvarmış.<br />
Delikanlı aslı nedir? Derken birden bire aklına gelmiş ve kıza şunları söylemiş:<br />
- Seni bırakırım ama bir şartım var. Benim adım Kerem, senin adın da Aslı olacak ve bundan sonra birbirimizi böyle çağıracağız, demiş.<br />
Bunun üzerine güzel kız, Kerem&#8217;in ateş ve aşk dolu gözle­rine bakarak:<br />
- Peki, kabul ediyorum. Bundan sonra benim adım &#8220;Aslı&#8221; senin adın ise &#8220;Kerem&#8221; olsun. Böylece kendi kendileri­ne isimlerini koymuşlar. Bu zaman içinde genç kızın kalbi de alev alev yanmaya başlamış.<br />
Aslı&#8217;nın böyle yalvarmalarına dayanamayan Kerem onu bırakmış. Kerem&#8217;in kollarından kurtulan genç kız köşkün için­de kaybolmuş. Kerem de Aslı&#8217;nın işlediği gergefin üzerindeki çevreyi alıp koynuna koymuş ve koşarak arkadaşının yanına gitmiş. Arkadaşı Sofi ile birlikte İsfahan&#8217;a dönmüşler. Ama Kerem artık eski Kerem değilmiş. Hiç konuşmuyor ve hiç ye-miyormuş. Oğlunun bu hâlini gören padişah bir gün Kerem&#8217;i karşısına alarak:<br />
- Oğlum ben senin babanım. Niçin derdini anlatmıyorsun, diye sorunca Kerem:<br />
- Baba benim derdim bu şekilde anlatılmaz. Bana bir saz getirin size derdimi anlatayım, demiş.<br />
Bu söz üzerine padişah hemen bir saz getirmelerini em­retmiş. Kerem ise sazının tellerine dokunarak derdini dökme­ye başlamış.<br />
Kerem bunları söyledikten sonra susmuş. Babası:<br />
- Oğlum bu türkü bana bir şeyler anlattıysa da tam ola­rak ne demek istediğini anlayamadım, demiş. Bunun üzerine Kerem yerinden kalkmış ve bir tek kelime bile söylemeden odadan çıkmış. Onun bu hâli padişahı fena hâlde düşünceye salmış. Günler geçiyormuş ama Kerem hiç konuşmadan sa­rayın penceresinden etrafı seyrediyormuş. Padişah Kerem&#8217;in derdini anlayanı ödüllendireceğini bildirmiş. Nihayet bir gün uyanık bir kadın kurnazlıkla Kerem&#8217;in Aslı&#8217;yı sevdiğini öğre­nerek padişaha haber vermiş<br />
Bunun üzerine padişah derhâl Keşiş&#8217;i çağırtmış ve ona kızının öldüğüne dair yalan söyleyerek hainlik yaptığını, an­cak ne olursa olsun kızını alacağını söylemiş. Padişahın, kızı zorla alacağını anlayan Keşiş bir kurnazlık daha düşünmüş ve beş ay süre istemiş. Bunun üzerine padişah beş ay bekleye­bileceğini ancak ilk önce onları nişanlayacağını söylemiş.<br />
Keşiş padişahın elinden kurtulmak için kızının namına Kerem&#8217;e bir nişan yüzüğü bırakmış. Kızının takması için de padişahtan bir nişan yüzüğü almış ve sarayı terketmiş. Bu müjdeli haberi duyan Kerem bir deli gibi yerinden fırlamış. Duvarda asılı olan. sazını eline almış coşkulu bir sesle türkü söylemeye başlamış. Kerem&#8217;in günleri artık zevk ve sefa içinde geçiyormuş. Ancak bu beş aylık süre Kerem&#8217;e çok uzun gelmiş sazını eline alarak babasını huzuruna çıkmış ve bir türkü söylemiş.<br />
Kerem&#8217;in böyle üzüldüğünü gören babası:<br />
- Oğlum ben Keşiş&#8217;e beş ay süre verdim, bu süre de dol­du. Artık düğün hazırlıklarına başlayabiliriz, demiş.<br />
Diğer taraftan Keşiş, padişahın yanından ayrıldıktan son­ra kendi köşküne dönmüş ve padişahtan kurtulma planları yapmaya başlamış. Bir gece yarısı kıymetli eşyalarını toplayıp köyünü terk etmiş, tabi bu olanlardan padişahın haberi yok­muş. O, düğün hazırlıklarını tamamlayıp büyük bir kafileyle yola çıkmış. Kafilenin en önünde olan Kerem köye yaklaşın­ca görmüş ki her kez köyü terk ediyor. Oradan geçen yaşlı bi­rine neden köyü terk ettiklerini sormuş. Yaşlı adam da köyde bulunan bilgili bir keşişin köyü terk ettiğini bundan korkarak onların da köyü terk etmeye karar verdiklerini söylemiş. Yaşlı adam sözlerini bitirince Kerem, Keşiş&#8217;in kızını alarak kaçtığını anlamış. Gözlerinden yağmur gibi yaşlar dökülmeye başla­mış eline sazını alarak bir türkü söylemiş.<br />
Kerem gözyaşları içinde bunları söyledikten sonra doğru­ca Aslı Han ile buluştukları bahçeye girmiş. Ancak orada kı­zın işlediği gergeften başka bir şey kalmadığını görmüş. Yüre­ğinden aşkın alevleri yükseliyormuş. Gözyaşlarını Ash&#8217;nın el­lerinin değdiği gergefe dökerek bir türkü söylemiş.<br />
Bunları ah vah içinde söyleyen Kerem şehrin içinde ge­zerken birisini Aslı Han&#8217;a benzetmiş ve eyvah sevgilim beni unutmuş, burada eğlenmekte, diyerek yine almış eline sazı ve bir türkü söylemiş.<br />
Bu türküyü işiten kız:<br />
Bak beyim, ben Aslı Han değilim sen beni ona benzet­miş olacaksın. Senin aradığın kız Hoy şehrine gitti demiş. Kerem arkadaşı Sofi&#8217;yi de yanına alarak Ash&#8217;nın peşine düşmüş. Gide gide Hoy şehrine varmışlar. Orada bulunan bi­rilerine bu taraftan bir keşişle ailesi geçti mi, diye sormuş, On­lar da:<br />
- Geçti ama onlar Şuşi köyüne gitti demişler. Kerem ile Sofi ertesi gün Şuşi köyüne doğru yol almışlar. Yolda bip yaylada bulunan yolcuları görmüşler ve onlara Aslı&#8217;yi görüp görmediklerini sormuşlar. Onlar da, Aslı&#8217;yı gördüklerini an­cak bir türkü söylemesi karşılığında yerini bildireceklerini söy­lemişler. Kerem almış sazı eline ve bir türkü söylemiş.<br />
Türküyü çok beğenen yolcular:<br />
- Senin aradığın keşiş buradan geceli otuz gün oluyor. Onlar Kelb&#8217;e gitti, demişler.<br />
Bundan sonra Kerem ile Sofi Kelb&#8217;e doğru yol almaya başlamış. Kelb&#8217;e vardıklarında bu defa da Kars&#8217;a gittiklerini öğrenmişler. Oradan tekrar Hoy&#8217;a gitmişler. Kerem Ash&#8217;nın peşinde perişan bir vaziyette iken padişaha haber gitmiş. Bu­nun üzerine padişah:<br />
- Eyvah! Biricik oğlum mahvolacak, diyerek hemen Kerem&#8217;i aramaya koyulmuş. Nihayet onu Ash&#8217;nın bahçesinde ahvahlar içinde bulmuş. Koşarak Kerem&#8217;in yanına gelmiş ve ona:<br />
-Ey oğul&#8230; Bu ne hâl? Hele sabret, bir çaresini bulacağız, diye teselli etmeye başlamış. Ancak aşk ateşiyle yanan Kerem eline sazını alarak derdini dökmeye başlamış.<br />
Oğlunun üzüntüden öleceğini düşünen padişah onu Aslı&#8217;dan vazgeçirmeye çalışmış ama bağrı yanan Kerem bu sözleri dinlememiş. Anasıyla ve babasıyla helalleşerek tekrar So­fi ile birlikte Aslı&#8217;yı aramaya koyulmuş. İlk önce Gence&#8217;ye o-radan, Revan&#8217;a, Çıldır&#8217;a, Ahıshay&#8217;a, Şerki&#8217;ye, Orhan&#8217;a, Ol­tu&#8217;ya, Narman&#8217;a, Bayat&#8217;a, Ürgüp&#8217;e, Tiflis&#8217;e, Ahlat&#8217;a, Muş&#8217;a, Malazgirt&#8217;e, Pasin Ovası&#8217;na, Uzun Ahmet&#8217;e, Hasan Kalesi&#8217;ne, Erzurum&#8217;a, Eşen Kalesi&#8217;ne, Varbik&#8217;e, Tercan&#8217;a, Cinci Beli&#8217;ne, Eşkat&#8217;a, İbrit&#8217;e, Ayaş, Zile, Sivas, Parmak Ovası, Kayseri ve Antakya&#8217;ya gitmişler.<br />
Bu arada Keşiş Halep&#8217;e gelip bir Ermeni evine misafir ol­muş. Ev sahibi onun yabancı olduğunu anlayınca nereden geldiğini sormuş. O zaman Keşiş bir ah çekip:<br />
- Hâlimi hiç sorma! Ne kadar kaçtıysam Kerem peşimi bırakmadı. Kaça kaça nihayet buralara geldim. Neredeyse burayı da bulur. Bir türlü elinden kurtulamıyorum, demiş, Ev sahibi:<br />
- O gelmeden kızı buradan birine verelim, bakar ki kızı başkaları almış, o zaman vazgeçer, sen de kurtulursun, de­miş. Keşiş de hemen alelacele kızı nişanlayıp düğün hazırlık­larına başlamış.<br />
Gelelim Aslı Han&#8217;a: Ah edip, gece gündüz:<br />
&#8220;İlahî, babamın iki gözlerini kör eyle!&#8221; diyerek ağlayıp dururmuş. Kerem ile Sofi Halep&#8217;e varmışlar. Oradaki bir kah­veye oturmuşlar. Halep Paşası&#8217;nın külhanbeyi kol gezerken Kerem&#8217;i görmüş o da kahveye girmiş, bakalım Kerem külhan­beyine ne söylemiş:<br />
Ela gözlüm sana meftun olalı, Benim çektiğimi bir Mevla bilir. Yay niçin açılmaz gülün dehan Gönül ne yaz bilir, ne şita bilir<br />
Mecnun olur gezerim dağlar yolunu Deremedim şu cananın gülünü Aşık olan anlar aşkın hâlini Yalandır, doğrudur pek ala bilir<br />
 Külhanbeyi:<br />
- Ey âşık, hangi bağın gülü, hangi bahçenin sümbülü­sün? Nereden gelir nereye gidersin, demiş.<br />
Kerem:<br />
- Buralardan bir Keşiş geçti mi? Kendisi Isfahanlıdır, diye sormuş.<br />
Külhanbeyi:<br />
- Onlar buradadır, deyince, Kerem öyle bir ah etmiş ki ağzından alevler yükselmiş. Bu alevler neredeyse külhanbe-yini yakacakmış. Kerem&#8217;in derdini anlayan külhanbeyi:<br />
- Sen merak etme, ben seni kıza kavuştururum; ama kız da seni istiyor mu, deyince Kerem &#8220;evet&#8221; demiş.<br />
Bu arada Aslı Han&#8217;ın düğünü olmaktaymış. Külhanbeyi hemen bir kadın bularak Aslı Han&#8217;ın yanma göndermiş. Ka­dın Aslı Han&#8217;ı bulmuş ve Kerem&#8217;in geldiğini söylemiş. Gizlice birlikte Kerem&#8217;in yanma gelmişler. Uzun ayrılıktan sonra ka­vuşan âşıklar bir süre hasret gidermişler. Kerem&#8217;in geldiğini haber alan Keşiş:<br />
- Bizi burada da buldu bundan kurtulmanın çaresi yok­tur. İyisi mi kızı vereyim; ama bir oyun edeceğim ki kıyame­te kadar söylensin, demiş. Kızı Kerem&#8217;e vermiş ancak kızının elbisesini kendisi yapmak istemiş. Elbiseyi yapmış, boydan boya sihirli düğmeler koymuş, kızına da:<br />
- Bak kızım muradına ereceksin ama bir şartım var, eğer bu şartımı yerine getirmezsen hakkımı sana helal etmem, düğün gecesi bu elbisenin düğmelerini Kerem&#8217;e açtıracaksın demiş.<br />
Bir mübarek gecede Aslı ile Kerem&#8217;i gerdek odasına koy­muşlar. Kerem:<br />
- Ey sevdiğim Hakk Teala&#8217;ya şükür bizi yine kavuşturdu, deyince Aslı:<br />
- Ey sevdiğim, sana bir şey söyleyeceğim ama sakın gü­cenme. Babam yemin verdirdi, elbisemin düğmelerini sen çözeceksin, yeminimin yerine gelmesini isterim. Kerem düğ­meleri çözmeye başlamış; ama son iki tanesine gelince bak­mış ki düğmeler yeniden iliklenmiş. Yine çözmeye başlamış, yine son iki tanesine gelince hepsi iliklenmiş. Böylece devam etmiş. Nihayet sabah namazı olmuş. Muradına eremeyen Ke­rem bunun bir oyun olduğunu anlamış, öyle bir &#8220;ah&#8221; etmiş ki ağzından çıkan alevler tepesinden başlayarak onu yakmaya başlamış. Aslı Han bir de bakmış ki Kerem&#8217;i ateş bürümüş, yaptığına pişman olup:<br />
-Vay baba, ocağım söndü, diyerek başlamış Kerem&#8217;in üstüne su dökmeye. Bu sırada Kerem yine sazına sarılıp alev­ler arasında bakalım ne demiş:</font></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyat.tc/kerem-ile-asli/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
