<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Edebiyat, Kültür ve Sanat &#187; 100 Temel Eser</title>
	<atom:link href="http://www.edebiyat.tc/yazi/100-temel-eser/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.edebiyat.tc</link>
	<description>Edebiyat Hakkında Her Şey</description>
	<lastBuildDate>Thu, 31 Dec 2009 07:58:07 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.8.6</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>ANDERSEN MASALLARI</title>
		<link>http://www.edebiyat.tc/andersen-masallari/</link>
		<comments>http://www.edebiyat.tc/andersen-masallari/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 02 May 2008 23:39:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap Özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[Yüz Temel Eser Özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[100 Temel Eser]]></category>
		<category><![CDATA[İlköğretim 100 Temel Eser]]></category>
		<category><![CDATA[Masallar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyat.tc/andersen-masallari/</guid>
		<description><![CDATA[
 ANDERSEN MASALLARI
&#160;
KONUSU: Andersen Masallarında, zaman zaman sabır ve iyimserlik öğeleri hakim yer aldığı gibi, bunun tam dersi olarak acılar ve çözümsüzlük de işlenmektedir.
Kibritçi Kız:
Bir yılbaşı gecesiydi. Dondurucu, kavurucu bir soğuk vardı, yoldan geçenler paltolarının yakasını kaldırmışlar, atkılarına bü­rünmüşler, hızlı hızlı yürüyorlardı. Kimi evine geç kalmış, acele ediyor, kimi bir eğlence yerine gidiyordu. Çocuklarlar koşuyorlar, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="float: left;margin: 4px;">
</p> <p align="justify">ANDERSEN MASALLARI</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">KONUSU: Andersen <a href="http://www.edebiyat.tc/yazi/masal/" class="st_tag internal_tag" rel="tag" title="Posts tagged with Masallar">Masallar</a>ında, zaman zaman sabır ve iyimserlik öğeleri hakim yer aldığı gibi, bunun tam dersi olarak acılar ve çözümsüzlük de işlenmektedir.<br />
Kibritçi Kız:<br />
Bir yılbaşı gecesiydi. Dondurucu, kavurucu bir soğuk vardı, yoldan geçenler paltolarının yakasını kaldırmışlar, atkılarına bü­rünmüşler, hızlı hızlı yürüyorlardı. Kimi evine geç kalmış, acele ediyor, kimi bir eğlence yerine gidiyordu. Çocuklarlar koşuyorlar, birbirlerine kartopu atıyorlardı. Gecenin zevkini en çok onlar çıkarıyorlardı. Kahkahalarla gülüyorlar, sevinçle haykırıyorlardı. Yalnız bir çocuk vardı ki gelip geçenler onun farkında değillerdi. Ufak bir kız çocuğu. Başı açık, elbisesi yama içinde, yoksul bir kızcağız. Bir kapının önüne büzülmüş, çıplak ayaklarını altına almıştı. Soğuktan morarmış tir tir titriyordu. Üzerinde oturduğu taş basamakta buz gibiydi. Yavrucağız da sanki donmuş, bir buz parçası kesilmişti.<br />
Geniş bir mukavva kutunun içine sıralanmış kibrit kutuları­na bakarken gözleri yaşarıyordu. Evet, bu bir kibritçi kızdı, o gün bir tek kutu kibrit bile satamamıştı. Satsa, birkaç kuruş para ka­zansa, kalkıp evine gider, annesiyle birlikte hiç olmazsa bir kâse sıcak çorba içerdi. Gidemiyordu, çünkü o gün hiç kibrit satamadı­ğını annesine söylemekten çekiniyordu. Soğuktan, üzüntüsünden titreyen kısık, incecik sesiyle &#8220;kibrit var, kibrit&#8221; diye bağırıyordu. Sokaktan geçenlerin hiçbiri başını çevirip bakmıyordu&#8230; Ah hiç olmazsa ayaklarında terlikleri olsaydı! Biraz önce, sokak sokak dolaşırken, hızla geçen bir arabanın Önünden kaçmış, kaçarken terlikleri ayağından fırlamıştı. Karşı kaldırıma geçtikten sonra, dönüp bakmış hınzır bir çocuğun terlikleri kapıp kaçtığını gör­müştü. Arkasından seslenmişti, ama çocuk alaylı alaylı seslenerek koşa koşa uzaklaşmıştı. Kibritçi kız bunun üzerine bir kapının girintisine sığınmış, oracığa kıvrılıp oturmuştu. Parmakları don­muş, sızlamaya başlamıştı. Kızcağız bu acıya dayanamadı, kutu-</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">dan bir melek gibi iniyordu&#8230; Geldi, geldi; kollarını açtı, torununu kucakladı, aldı göklere doğru götürdü&#8230;<br />
Ertesi sabah, yoldan geçenler, bir evin basamağında donmuş kalmış kızcağızın ölüsünü buldular. Yanı başında bir sürü boş kibrit kutusu vardı.<br />
&#8220;Zavallı kız ısınmak için bütün kibritlerini yakmış&#8221; dediler&#8230; Bu kibritlerin alevinde onun ne düşler gördüğünü bilemezlerdi ki.<br />
Kurşun Asken<br />
Bir gün, bir çocuğun doğum günü vesilesiyle alınan bir ta­kım kurşun asker oyuncağından bir tanesinin bir bacağı yoktur. Şımarık doğum günü çocuğu, dengede duramayan bu askeri diğer oyuncakların arasına bir yere fırlatır. Kurşun asker fırlatıl­dığı yerde tek bacağının üzerinde duran bir oyuncak balerin gö­rür. Balerin de onu görür ve bunlar birbirlerine âşık olurlar. Gel zaman, git zaman derken, çocuk kurşun askeri alır, ondan kur­tulmak gayesiyle nehir kenarına götürür. Kâğıt bir sandal yapar ve İçine kurşun askeri bırakır.<br />
Kurşun asker sevgilisinden ayrılmanın verdiği derin üzün­tüyle, nehir diplerinde oradan oraya sürüklenirken, bir balık onu yutar. Balığın midesinde, balerin sevgilisinin düşlerini kurar. Bir balıkçı, balığı yakalar ve tesadüfen aynı evin hanımı onu çarşıdan satın alır.<br />
Balığı temizlerken kurşun askeri bulan evin hanımı, onu te­mizleyerek yeniden çocuğun oyuncaklarının olduğu yere bırakır. Karşısına tekrar çıkan kurşun asker kötü kalpli çocuğu çok öfke­lendirir ve ondan tamamen kurtulmak için, yanan şöminenin içine atar. O esnada pencerenin önünde duran balerin gözyaşları dökmektedir. Büyük bir fırtına çıkar ve o da, pencereden şömine­nin içine sürüklenir. İkisi de aşk ateşine birlikte yanarlar. Sabah şöminenin küllerini temizleyen evin haramı küllerin arasında muazzam İşıklar saçarak parlayan</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyat.tc/andersen-masallari/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Üç Silahşörler</title>
		<link>http://www.edebiyat.tc/uc-silahsorler/</link>
		<comments>http://www.edebiyat.tc/uc-silahsorler/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 02 May 2008 23:47:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap Özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[Roman Özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[Yüz Temel Eser Özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[100 Temel Eser]]></category>
		<category><![CDATA[İlköğretim 100 Temel Eser]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyat.tc/uc-silahsorler/</guid>
		<description><![CDATA[
 ALEXANDRE DUMAS ÜÇ SİLAHŞÖRLER

KONUSU: Tarihsel romanları ve oyunlarıyla haklı bir ün kazanan Dumas&#8217;ın yükselişinde en önemli rol hiç şüphesiz &#8216;Üç Silahşörler&#8216;e ait. Kardinal Richelieu XIII. Louis dönemindeki dört gözüpek şövalyenin maceralarının hayranlık verici bir akıcılıkla anlatıldığı romans tarzındaki &#8216;Üç Silahşörler&#8217;, yazıldığı dönemden bugüne değerinden hiçbir şey yitirmedi. Krallık Muhafız Birliği silahşörlerinden Athos, Porthos ve [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="justify"><span class="font78" style="letter-spacing: -0.6pt">ALEXANDRE DUMAS</span> ÜÇ SİLAHŞÖRLER</p>
<p align="justify">
<p align="justify">KONUSU: Tarihsel romanları ve oyunlarıyla haklı bir ün kazanan Dumas&#8217;ın yükselişinde en önemli rol hiç şüphesiz &#8216;<a href="http://www.edebiyat.tc/uc-silahsorler/">Üç Silahşörler</a>&#8216;e ait. Kardinal Richelieu XIII. Louis dönemindeki dört gözüpek şövalyenin maceralarının hayranlık verici bir akıcılıkla anlatıldığı romans tarzındaki &#8216;Üç Silahşörler&#8217;, yazıldığı dönemden bugüne değerinden hiçbir şey yitirmedi. Krallık Muhafız Birliği silahşörlerinden Athos, Porthos ve Aramis&#8217;e genç ve ateşli, ro­mantik ve gözükara d&#8217;Artagnan&#8217;ın da katılmasıyla, Kardinalin adamları için zor günler başlıyor. Kahramanlarımız kral ve kraliçe (biraz da sevgilileri) uğruna kılıçlarını konuşturuyor ve hiç çe­kinmeden hayatlarını ortaya koyuyorlar. Çünkü onlar, şövalyeli­ğin üç büyük mücevherine sahipler: Cesaret, sadakat, onur! Saf kötülüğün temsilcisi Milady bile çevirdiği korkunç entrikalara rağmen onları soylu hedeflerinden alıkoyamıyor.</p>
<p align="justify">
<p align="justify"><a href="http://www.edebiyat.tc/uc-silahsorler/"><span style="text-decoration: underline;"><strong>Üç Silahşörler Özeti</strong></span></a></p>
<p align="justify">Yıl 1926, yer Fransa&#8217;da Meung kasabası. Öyle bir yer ki, kav­gasız, gürültüsüz bir gün görmek mümkün değildir. Herkes her­kesle kavga edebilir. Sadece Kardinal&#8217;in adamlarına karşı gelinemez. Onlarla kavga etmek, başına belayı satın almak de­mektir.<br />
&#8220;Şen Değirmenci&#8221; hanı yakınında yine bir kavga olduğunu Öğrenen halk, hemen oraya akın etti. Kavgaya sebep olan, her halinden Gaskonya&#8217;Iıhk akan, yeni çocukluktan çıkmış bir gençti.<br />
Genç adamın adı D&#8217;artanyan idi. Babası, altına yaşlı ve komik görünüşlü bir at, beline uzun bir kılıç, eline de bir tavsiye mektu­bu yazarak, bundan sonra kendi yolunu çizmesi gerektiğini be­lirtmiş ve oğlunu bu kasabaya yollamıştı.<br />
Genç adam, atı ve kendisi ile alay edenlere karşı kavga edi­yordu. Ancak, karşısındakilerin çokluğu karşısında yenildi ve kafasına yediği darbeler sonucu bayılıverdi.<br />
Hancı ve adamları, genç adamın cebinden babası tarafından şövalyelerin kumandanı Mr. Treville&#8217;e hitaben yazılmış tavsiye mektubunu bulunca, telaşa kapılıp, hemen aldılar.
</p>
<p align="justify">
<p align="justify">Genç adam, iyileştiğinde hancının parasını vermek için elini cebine attığında, mektubun çalındığını fark etti. Bunun hesabını sormalıydı.</p>
<p align="justify">
<p align="justify">Paris&#8217;e yaklaştığında atını sattı ve yaya olarak şehirden içeri girdi. Kalabileceği bir oda tuttuktan sonra, Mr. Treviîte&#8217;yi bulmak için dışarı çıktı.&#8217;<br />
Mr. Treville hemen hemen kralın en yakın dostu sayılırdı. Adamları, sadece kendisinden emir alırlar; hiç kimseden çekinmezlerdi. D&#8217;artanyan, Mr. Treville&#8217;nin konağının avlusundan içeri girdiğinde, en azından elli-altmış kadar şövalyenin bir arada bulunduğunu gördü. Bunların bîr kısmı aralarında konuşuyor; bir kısmı ise kılıç talimi yapıyordu. Aralarından geçerek, kendisine yol gösteren hizmetlinin yardımı ile Mr. Treville&#8217;nin odasına girdi.<br />
Bu arada, Mr. Treville, Aratnis ve Portos isimli iki silahşoru, kardinalin adamlarıyla kapışıp esir düştükleri için eleştiriyordu. Athos&#8217;u da çağırın diye bağırıyordu.<br />
Biraz sonra, Athos gayet kararlı adımlarla içeri girdi. Ancak, yaralı olduğu için, düşüp bayıldı. Mr. Treville hemen kralın dokto­runun çağrılmasını emretti.<br />
Biraz sonra, D&#8217;artanyan ile ilgilendi. Delikanlı, başından ge­çenleri ve tavsiye mektubunu çaldırdığını anlatınca, Mr. Treville&#8217;nin o kişiyi tanıdığını anladı. Mr. Treville&#8217;nin kendisi için Akademi müdürüne yazmış olduğu tavsiye mektubunu alırken, birdenbire konağın avlusunda kendisinden mektubu çalan adamı görüp, &#8220;işte, o&#8221; dedi ve fırladı. Kapıdan çıkarken, birisine çarptı. Özür diledi ise de, karşısındaki kabul etmedi. Bu biraz evvel bayı­lan ve yaralarını yeni sardırmış olan Athos&#8217;tan başkası değildi. Onunla, düello için saat on bir de sözleştikten sonra, hızla koşma­ya devam etti. Ancak, bu defa da Protos&#8217;a çarptı. Bu arada adamı da gözden kaybetmişti. Protos&#8217;a da saat on üçe randevu vererek, koşmasına devam etti. Ama adam ortadan kaybolmuştu.<br />
D&#8217;artanyan &#8220;amma şans, ha&#8221; dedi kendi kendine. Haklıydı. Aynı gün, en ünlü iki tane silahşörle tartışmış, mektubunu çalan adamı elinden kaçırmıştı. Tüm bunları düşünürken, daha önce tartıştığı silahşörleri gördü. Onlara doğru yaklaşırken, bu defa da çarpıştığı da Aramisle bir mendil meselesi yüzünden tartıştı ve onunla da saat on dörtte, düello için randevulaştı.<br />
&#8220;Herhalde Ölümüm bir şövalye elinden olacak&#8221; diyordu.
</p>
<p align="justify">
<p align="justify">Paris&#8217;te hiç tanıdığı olmadığı için, düello yerine yalnız başına gitti. Athos, kendisinden önce gelmişti. Biraz sonra, Athos&#8217;un şahit­leri olarak, Aramİs ve Protos&#8217; da geldiler. Her üçünün de birbirin­den habersiz D&#8217;artanyan ile dövüşecekleri belli olmuştu. İlk ola­rak, Artos ile D&#8217;artanyan dövüşmek için kılıçlarını çekmişlerdi ki, birden, Kardinal&#8217;in adamlarının geldiklerini gördüler. Adamların hedefi, &#8220;<a href="http://www.edebiyat.tc/uc-silahsorler/">Üç Silahşörler</a>&#8221; idi.<br />
Kardinal&#8217;in adamlarının geldiğini gören üç arkadaş, hemen onlara karşı savunma vaziyeti aldılar. D&#8217;artanyan da hayatını de­ğiştirecek karan vermekte gecikmedi ve onların yanında yerini aldı. Birlikte, kardinalin adamlarına karşı dövüştüler ve onları yendiler.<br />
Artık, dost oldukları için düelloyu falan unutmuşlardı. Mr. Trevılîe&#8217;nin konağına geldiklerinde, şefleri herkesin önünde onlara kızdı. Yalnız kalınca da &#8220;Kardinalin adamlarına iyi bir ders verdikleri için&#8221; onları tebrik etti. Böylece, D&#8217;artanyan&#8217;da göstermiş olduğu cesaretten dolayı, şövalyeler arasına kabul edilmiş oldu. Artık, dört arkadaş hep birlikte dolaşıyorlardı.
</p>
<p align="justify">
<p align="justify">D&#8217;artanyan&#8217;m ev sahibi karı koca Bönasyoler, her yönüyle sa­ray entrikalarının içinde bulunuyorlardı. Kocası Kardinalin, ha­nımı ise Kraliçe&#8217;nin hizmetindeydiler. Kardinal, Kral ve Kraliçe­nin aralarını bozmak için çalışıyordu. D&#8217;artanyan, bütün bunları karı kocanın konuşmaları sırasında öğrenmişti.<br />
Yine bir gün, bu konuşmalardan kraliçenin zor durumda ol­duğunu öğrendi. Madam Bönasyö ile konuşarak, kraliçenin iyiliği için zor bir görevi üstlendi. Hemen gidip, durumu Mr. Trevİlle&#8217;e anlattı. Mr. Treville, diğer üç arkadaşı da yanına alarak birlikte gitmelerini söyledi. Böylece, kahramanlarımız Londra&#8217;ya gitmek için yola çıktılar. Yanlarında, D&#8217;artanyan&#8217;m uşağı Planşe&#8217; de vardı.
</p>
<p align="justify">
<p align="justify">Yol engellerle doluydu. İlk olarak, karşılarına çıkan bir silahşor, Portos&#8217;u düelloya, davet etti. Diğerleri, zamanları çok sınırlı olduğu için, arkadaşlarını beklemeden yola devam ettiler.<br />
Yine, kurulan bir pusu neticesinde, Aramis ağır yaralandığı için, onu da bırakmak zorunda kaldılar. Çünkü kraliçenin şerefi her şeyden önemliydi.                            &gt; &#8216; .*; ? v<br />
Konakladıkları bir handa, Athos&#8217;u &#8220;Sahte para sürmek&#8221; suçun­dan tutukladılar. Artık, D&#8217;artanyan ve uşağı yollarına yalnız de­vam etmek zorundaydılar. Neticede, D&#8217;artanyan ve uşağı, bütün engellere rağmen Londra&#8217;ya varıp, Birmingham Dükü&#8217;nu buldular. Ondan, kraliçenin kutudaki mücevherlerini alarak, Paris&#8217;e döndü­ler. Kraliçe, balo gecesi, mücevherlerini takarak salondaki yerini alınca, kardinal bir kere daha yenildiğini anladı. Balo sonunda kraliçe, Madam Bönasyö vasıtasıyla D&#8217;artanyan&#8217; ı çağırttı ve ona bir yüzük hediye etti.                                              &#8216;<br />
D&#8217;artanyan, geride bıraktığı arkadaşlarını bulmak için, uşağı ile birlikte yeniden Paris&#8217;ten çıktı. Hepsi bıraktığı yerlerde idiler. Sadece Aramis&#8217;in yarası halen iyileşmemişti. Athos&#8217;un ise suçsuz­luğu anlaşılmıştı. Sonuçta, dört arkadaş yeniden Paris&#8217;e döndüler.<br />
D&#8217;artanyan, Paris sokaklarında gezerken, bir gün, yüzü yaralı adamın yanında bulunan Miladi isimli kadını, bir konaktan çıkar­ken gördü. Hemen takibe başladı. Bayanın arabası bir yerde dur­du ve genç bir adamla tartışmaya başladı. D&#8217;artanyan bayana yar­dım teklif etti. Fakat tartıştığı kişi kardeşi olduğu için Miladi bu teklifi kabul etmedi ve arabasına atlayarak oradan uzaklaştı.<br />
D&#8217;artanyan ile yabancı adam tartışmaya başladılar. Bu adam, aynı zamanda, kumarda Athos&#8217;u yenen kişinin ta kendisiydi. Ak­şam, saat altıda düello etmek için, sözleştiler.<br />
Vakit geldiğinde, dört arkadaş, düello yerine gittiler. Rakip­leri dört tane &#8220;soylu&#8221; İngiliz&#8217;di. Kılıçlar çekildi. Sonuçta, D&#8217;artanyan ve arkadaşları, soyluları yendiler. D&#8217;artanyan rakibi olan Miladi&#8217;mn kardeşinin hayatını bağışlayınca, o da, D&#8217;artanyan&#8217;ı kucaklayıp, dostluğunu teklif etti. Sonra da, şövalyeyi alıp, kardeşinin evine götürdü.
</p>
<p align="justify">
<p align="justify">Şövalye Winter, aslında Mıladi&#8217;nin kardeşi değil, kayınbiraderi idi. Miladi, ondan kurtulmak ve böylelikle tüm mirasa tek başına konmak istiyordu. Bu nedenle, şövalyenin kardeşini öldürmemiş olmasına seviniyor görünmekle birlikte, aslında, böyle bir dertten kendisini kurtarmadığı için, ondan nefret ediyordu. D&#8217;artanyan, tüm bunları, kendisini seven hizmetçinin, sakladığı dolaptan, ikisi arasında yapılan konuşmalar neticesinde öğrenmişti. Şimdi, daha fazla dikkatli olması gerektiğini biliyordu. Bu arada, Miladi ona bir yüzük de hediye etmişti.<br />
Athos, D&#8217;artanyan&#8217;ın parmağındaki yüzüğü görünce dikkat­lice baktı. Bu, kendi annesinin yüzüğü idi.<br />
D&#8217;artanyan, dayanamayarak yine de Mıladi&#8217;nin evine gidi­yordu. Bir gün, onun omzundaki mahkumlara vurulan damgayı görünce, Miladi ona, öldüresiye saldırdı. D&#8217;artanyan evden dışarı kendisini zor attı. Olanları Athos&#8217;a anlattığında, bu kadını, Athos&#8217;un çok yakından tanıdığını anladı. Yüzüğü iki bin liraya bir yahudiye satarak, hem ihtiyaçları olan parayı temin ettiler, hem de Athos&#8217;un yüzüğü her görüşte üzülmesinin önüne geçtiler.<br />
Kral Xlll.Luİs&#8217;in emriyle, La Rochelle Kalesi kuşatılacaktı. Bu kuşatmaya, şövalyeler de katılmışlardı. D&#8217;artanyan neşeli bir halde atının üzerinde giderken, Mıladi&#8217;nin İki tane kötü suratlı adama kendisini gösterdiğini fark edememişti. Nitekim bir müddet sonra bu iki kişinin silahlı saldırısına uğradı. Ancak, uyanıklığı ve çevik­liği sayesinde sadece şapkasını deldirerek, bu saldırıyı atlattı.<br />
Ancak, bir gün sonra yine saldırıya uğradı. Bu defa, iki sal­dırganı da etkisiz hale getirmeyi başardı ve Miladi&#8217;nm bu adamları görevlendirmiş olduğunu öğrendi.
</p>
<p align="justify">
<p align="justify">Bir gün silahşörlerimiz, gezinti halinde iken, Kardinale denk gelirler. Kardinal yine gizli bir iş peşinde olduğundan, şövalyele­rin kendisini görmesinden hoşlanmamıştır. Tedbir olarak onları da yanında götürmeyi düşünür ve şövalyelere bunu söyler. Şö­valyeler kabul ederler.</p>
<p align="justify">
<p align="justify">Geldikleri handa, istirahat halinde iken, Kardinal ile Milarf&#8217;nin konuşmalarına tanık olurlar. Kardinal, Miladi&#8217;den Birming­ham Dükü&#8217;nü öldürmesini istiyor; o da, buna karşılık, D&#8217;artanyan&#8217;ı öldürme iznini alıyordu.<br />
Athos, Kardinal gittikten sonra, Mıladi&#8217;nin kaldığı odaya girdi vş onun eski karısı olduğunu gördü. &#8220;Şeytan&#8221; diyerek, silahını çekti ve Kardinal&#8217;in imzasını taşıyan yazıyı elinden aldı. Kardi-nal&#8217;in imzasını taşıyan kağıtta: &#8220;Bu kâğıdı taşıyanryaphğı işi benim emrimle ve devletin kurtuluşu için yapmıştır&#8221; diye yazıyordu. Ancak, Miladi yapacağını yaptı ve tutuklu bulunduğu cezae­vinden, kendisine aşık ettiği koruması yüzbaşı tarafından kaçırıl­dı. Yüzbaşı, aynı zamanda Birmingham Dük&#8217;ünü öldürmeyi de başardı. Miladi tarafından kullanıldığını anlayıncaya kadar İş işten geçmiş, tutuklanmıştı.<br />
Miladi ise cinayetlerine devam ediyordu. Madam Bönasyö&#8217;yü Öldürdüğünde, D&#8217;artanyan ve arkadaşları yine geç kalmışlardı. Nihayet, Miladi&#8217;yi konakladığı bir handa ele geçirmeyi başardılar. Miladı, kurulan mahkemede yargılandı ve idama mahkum edildi&#8230;<br />
Kahramanlarımızı ise bekleyen yeni maceralar vardı.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyat.tc/uc-silahsorler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>PİNOKYO</title>
		<link>http://www.edebiyat.tc/pinokyo/</link>
		<comments>http://www.edebiyat.tc/pinokyo/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 03 May 2008 00:06:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap Özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[Yüz Temel Eser Özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[100 Temel Eser]]></category>
		<category><![CDATA[İlköğretim 100 Temel Eser]]></category>
		<category><![CDATA[Masallar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyat.tc/pinokyo/</guid>
		<description><![CDATA[PİNOKYO
&#160;

KONUSU: Tahtadan bir kukla olarak yaratılan Pinokyo&#8217;nun lk İsteği Gepetto babasının dileği gibi gerçek bir oğlan çocuğu inaktır. Ama bunu elde edebilmesi için egoist kişiliğinden vazgeçmesi gerekecektir. Bunun için Gepetto&#8217;nun sevgi dolu yuvadan ayrılıp dünyayı keşfetmek üzere eğitici bir yolculuğa çıkar.
Bu yolculuk sonunda Pinokyo mavi peri tarafından gerçek Çocuğa dönüştürülür.
Marangoz &#8220;Kiraz Usta,&#8221; masa bacağı yapmak [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="justify"><span style="color: black">PİNOKYO<o:p></o:p></span></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><span style="color: black"><br />
KONUSU: Tahtadan bir kukla olarak yaratılan Pinokyo&#8217;nun lk İsteği Gepetto babasının dileği gibi gerçek bir oğlan çocuğu inaktır. Ama bunu elde edebilmesi için egoist kişiliğinden vazgeçmesi gerekecektir. Bunun için Gepetto&#8217;nun sevgi dolu yuvadan ayrılıp dünyayı keşfetmek üzere eğitici bir yolculuğa çıkar.<br />
Bu yolculuk sonunda Pinokyo mavi peri tarafından gerçek Çocuğa dönüştürülür.<br />
Marangoz &#8220;Kiraz Usta,&#8221; masa bacağı yapmak için bir odun iriyordu. Dükkânın bir köşesinde duran oduncuğu görünce, &#8220;aradığımı buldum&#8221; diyerek odun parçasını eline aldı ve keseriyle yontmaya başladı. Ancak, daha ilk vuruşta odun dile geldi ve &#8220;Vurma bana, canım acıyor.&#8221; dedi. Usta, şaşkınlıkla sesin nereden gtldiğini araştırmaya başladı. Bir müddet sonra, yanıldığını zan­nederek, yeniden odunu yontmaya başladı. Ancak bu sefer, daha öncekinden daha da fazla bir ses &#8220;Ay..of&#8230;daha çok acıttın canımı1.&#8221; diyordu- Kiraz Usta, bu defa çok korkmuş ve şaşırmıştı.<br />
Duyduğu sesin, odundan geldiğine İnanıp, inanmamak arasında tereddütlüydü. Bir kere daha yanılmış olduğunu düşünerek, rendesi ile odunu yontmaya başlamıştı ki, <a href="http://www.edebiyat.tc/pinokyo/"><span style="color: black">Pinokyo</span></a>&#8216;nun &#8220;Ay yapma, gıdiklanıyorum!&#8221; diyen incecik sesini duydu ve düşüp bayıldı.<o:p></o:p></span></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><span style="color: black">Usta, henüz gözlerini açmış, yerde yatmaya devam ediyor­du. Çocukların &#8220;Püskül, püskül!&#8221; diye seslendikleri yaşlı komşusu Buy Geppetto içeri girdi ve onun yerde yatan halini görünce alay etti. Kiraz Usta&#8217;da hiçbir şey belli etmeden, yerdeki karıncalarla birlikte matematik öğrendiğini söyledi. İki ihtiyar gülüştüler.<br />
Sonra da, komşusu kukla yapmak için bir tahta parçasına ihtiyacı olduğunu söyledi. Bu arada &#8220;Aferin sana püskül!&#8221; diye bir MI duydular. Bu defa da, &#8220;Niye bana püskül dedin?!&#8221;, &#8221; Demedim!&#8221; diye tartışmaya başladılar. Neticede, tartışma bitti ve Püskül Usta, tahtayı almak için elini uzattı. Ancak bu defa da tahta Antonio U$ta&#8217;nm elinden zıplayıp, Geppetto Usta&#8217;nın ayağına çarpınca, <o:p></o:p></span></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><span style="color: black">Niye ayağıma attın?!&#8221;, &#8220;Yok atmadım.&#8221; diyerek yaka paça kavgaya tutuştular. Yorulduklarında ise yeniden barıştılar ve Geppetto Usta odun parçasını aldı ve dükkânına gitti.<br />
Geppetto Usta&#8217;nm dükkânı çok küçük, karanlık, fazla eşya bu­lunmayan bir yerdi. Dükkânına girince hemen aletlerini çıkardı ve odun parçasını istediği gibi şekillendirmek için işe koyuldu. Bir yandan da yapacağı kuklaya koyacağı ismi düşünüyordu. Sonun­da, Pinokyo ismini koymayı kararlaştırdı.<br />
Elindeki keski ile başını, alnını yaptıktan sonra kafanın orta yerine mısır püskülü ile saç yaptı. Yaptığı iki göz fırıldak gibi dönüyordu. Söylene söylene burnunu yapmaya koyuldu. Ancak, yaptığı burun hızla büyüyordu. Bıçakla kesip attı, ama burun yine büyümeye devam ediyordu. Bütün bunlar yetmezmiş gibi, ağzını yapınca dilini çıkarıp, şarkılar söyledi.<br />
Yaşh kuklacı, bu durum üzerine ağlamaya başladı. Ama yine de ayaklarını yapmaya devam etti. Pinokyo, ayakları yapılınca kapıdan çıktığı gibi gitti.<br />
Zavallı adam, hemen peşine düştü. Pinokyo, tahta ayaklarıy­la, kaldırımlar üzerinde tık tık sesler çıkararak koşuyordu. So­nunda, peşinden koşup yakaladılar. Ancak, kuklacının &#8220;Seni şöyle döveceğim, böyle cezalandıracağım!&#8221; demesi üzerine bir polis olaya müdahale etti ve Pinokyo&#8217;yu kuklacının elinden alarak, serbest bıraktı. Kuklacıya da &#8220;çocuğa kötü davranmak&#8221; suçundan dolayı karakola götürdü. , s<br />
Ağustos Böceği ve Pinokyo:<br />
Kuklacı hapsi boylarken, Pinokyo da koşa koşa kırlara var­mıştı. Ancak hava kararınca korktu ve tekrar kaçtığı dükkâna geldi. İçeri girip, kapıyı sürgüledi. Rahatlamıştı ki, &#8220;Grar&#8230;&#8221;diye bir ses duydu. Bu kendisi ile konuşmak isteyen bir Ağustos Böceği idi. Pinokyo&#8217;ya şunları söyledi: &#8220;Büyüklerini sev ve say. Okuluna git. Yoksa insanlar seni sevmezler.&#8221;<br />
Pinokyo, ona hiddetlendi ve çekici fırlatarak ölümüne sebe­biyet verdi. <o:p></o:p></span></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><span style="color: black">Pinokyo Açlıkla Karşı Karşıya:<br />
Ertesi gün, Pinokyo acıkınca aklına babası geldi. Pişman ol­muştu, ancak İş işten geçmişti. Yiyecek bulmak için dışarı çıktı. Çöplükte bulduğu bir yumurtayı eve getirdi ve pişirmek İçin kırdı. Ancak yumurtadan bir civciv çıktı ve kendisinin dışarı çık­masına yardımcı olduğu için, Pinokyo&#8217;ya teşekkür ederek pence­reden uçup, gitti. Pinokyo da yeniden yiyecek peşine düştü.<br />
O kadar yol yürümesine rağmen, gece olmuş ama bir lokma yiyecek bulamamıştı. Üstelik yiyecek istediği bir evin penceresin­den kafasından aşağı sıcak su dökmüşler; sürüne sürüne evine geldiği vakit ise yorgunluktan uyuya kaldığı sırada ısınmak ve kurunmak için yaktığı atein başında uyuyakalarak ayaklarını yakmış, ayaksız kalmıştı.<br />
Geppetto Dede Evde:<br />
Babası ise cezasını çekmiş ve eve dönmüştü. Kapıyı çaldı. Pinokyo, sese uyandı. Kapıyı açmak için kalkmaya çalıştığı za­man, ayaklarının olmadığını gördü. Bu arada babası da hiddetli bir şekilde kapıya vuruyordu. Pinokyo ilerde duran kediyi gördü ve ayaklarının onun yediğini sandı. Babası kapıyı iteledi ve içeri girdi. Tam Pinokyo&#8217;ya kızacakü ki yanmış ayakları görünce, içine dolan acıma duygusundan dolayı bir şey demedi. Sonra, Pinokyo bütün yaşadıklarını babasına anlattı ve birlikte ağladılar.<br />
Babasının çantasındaki armutları yediği için karnı doyan Pinokyo, bu defa da ayaksızlıktan şikâyet etmeye başladı. Kaçma­yacağına söz verince, babası ona yeniden ayak yaptı.<br />
Sabah uyandığında yeni ayakları ile hoplayıp zıplayan Pinokyo, babasına &#8220;Okula gitmek istiyorum.&#8221; dedi. Babası bu karara çok sevindi ve hemen dışarı çıktı. Parası olmadığı için sırtındaki ceketini satarak Pinokyo&#8217;ya okul malzemelerini aldı. Pinokyo bu durumun farkına varınca atılıp babasının boynuna sarıldı. Bir yandan da gözlerinden yaşlar akıyordu. <o:p></o:p></span></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><span style="color: black">Pİnokyo Alfabesini Satıyor:<br />
Ertesi gün büyük hayaller kurarak okula doğru yola çıktı. Okuyacak, para kazanacak, babasına bakacaktı. Ancak yolu üze­rindeki kukla gösterisi çadırını görünce alfabesini iki paraya satıp kukla çadırına girdi.<br />
Sahnede Arlecchino ve Pulceîîa isimli iki kukla birer insan gibi atışıyorlardı. Her şey o kadar gerçekçiydi ki seyirciler kahkaha­dan kınlıyorlardı. Birden kuklanın biri Pinokyo&#8217;yu gördü ve ar­kadaşına da gösterdi. Sonra Pinokyo&#8217;yu yanlarına çağırdılar. Pinokyo yanlarına gidince oyunu bırakıp onunla konuşmaya başladılar. Haliyle seyirciler bu durumu protesto ettiler. Buna çok sinirlenen Kuklacıbaşı adamlarına Pinokyo&#8217;yu ateşe atma emrini verdi. Ancak, Pinokyo&#8217;nun yalvarmalarına dayanamayıp, onu affetti.<o:p></o:p></span></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><span style="color: black">Topal Tilki ve Kör Kedi:<br />
Kuklacıbaşı gerçekten de iyi niyetli bir insandı. Pinokyo ile konuştu. Fakir bir babası olduğunu öğrenince cebine beş altın koydu ve evine babasının yanına gönderdi.<br />
Pinokyo yolda giderken Topal Tilki İle Kör Kedi&#8217;ye rastladı. Saf Pinokyo, onlara altınlarından bahsedince altını elinden almak için onu kandırdılar ve altınları toprağa gömerse, daha fazla altın sahibi olacağına inandırmaya çalıştılar. Bu arad, Pinokyo&#8217;yu ikaz etmeye çalışan bir serçeyi, kör numarası yapmış olan kedi üstüne atlayarak parçaladı. Yine Ağustos Böceği de Pinokyo&#8217;yu uyarma­ya çalıştı ama başaramadı. Pinokyo, onlarla beraber yürüdü ve geceyi geçirmek için bir hana vardılar. Sabaha karşı hancı arka­daşlarının gittiğini söyleyerek Pinokyo&#8217;yu kaldırdı ve ücret olarak da bir altın aldı.<br />
Pinokyo, Topal Tilki ile Kör Kedi&#8217;ye kavuşmak için hızlı hızlı yürürken birden iki karaltı üstüne atladı ve boğuşmaya başladı­lar. Pinokyo birinin elini ısırıp kurtuldu ve koşa koşa önündeki ormana girdi. Takipçiler, ormanda Pinokyo&#8217;yu yakalayıp, elini kolunu bağladılar. Ancak ne yaptılarsa, dilinin altına saklamış olduğu altınları alamadılar. Pinokyo&#8217;yu bırakıp<br />
Pinokyo ölü bir vaziyette yatarken, aradan geçen Orman Pe­risi onu gördü ve hemen emrindeki hayvanları çağırarak, iplerini kestirdi ve evine taşıttı. Sonra da doktorlarına onu bir güzel mua­yene ettirdi. Sonunda Pinokyo iyileşti.<br />
Orman Perisi, Pinokyo ile konuştu. Pinokyo başından geçen­lerin hepsini ona anlattı. Ancak altınlar konusunda yalan söyledi. Yalan söyleyince burnu öylesine büyüdü ki Orman Perisi yalan söylediğini anlayıp güldü. Sonra da bir daha yalan söylemeyece­ğine dair söz alınca ağaçkakanları çağırtıp burnunu küçülttü. Ayrıca Pinokyo&#8217;nun babasına haber gönderdiğini, kısa zamanda burada olacağını söyledi. Pinokyo çok sevinmişti. Babasını karşı­lamak için izin istedi ve izni alınca da yola koyuldu. Biraz yürüyünce Topal Tilki ile KÖr Kedi&#8217;ye denk geldi. Onlar, Pinokyo&#8217;yu görünce kırk yıllık dostmuş gibi boynuna sarıldılar. Pinokyo onlara başından geçenleri anlattı ve babasının yolunu beklediğini söyledi. Bu arada saf saf altınların da yanında oldu­ğunu belirtti. Onlar da Pinokyo&#8217;yu bir kere daha kandırıp, &#8220;Enayi­ler Diyarı&#8221;ndaki altın tarlasına altınlarını gömmesi için yanlarında götürdüler. Zavallı Pinokyo bir kere daha oyuna gelmişti.<br />
Böylece, yarım gün aç susuz yol giderek, kurak çöl gibi bir araziye vardılar. Topal Tilki de Kör Kedi, Pinokyo&#8217;ya altınları göm­mesini ve ilerdeki çeşmeden su getirip sulamasını istediler. Pinokyo altınları gömüp su getirmeye gidince onlar hemen altın­ları alıp kaçtılar.<br />
Pinokyo, dönüp de kandırıldığını anlayınca, ağlaya ağlaya en yakın köye varıp, savcıya şikayet etti. &#8220;Enayiler Diyari&#8217;nm kanunları gereğince onu bir de hapse attılar. Üç ay sonra salıver­diler. Tekrar dönüş yoluna düştü. Yolda, geceyi geçirmek için bir kümese girdi. Kümesin sahibi, günlerdir eksilen tavuklarını çalan hırsızın o olduğunu zannederek, elini kolunu bağlayıp kümese hapsetti. Birkaç fare gelip İplerini kemİrdİ ve Pinokyo kurtuldu. Hemen ormana doğru yol aldı. Orman Perısi&#8217;nin evine geldiğinde kocaman beyaz bir kaya gördü. Oturup ağlamaya başladı. Bir kartal ona acıdı ve halini sordu. Sonra da babasının onu aramak için deniz kıyısına gittiğini belirtti. Pinokyo&#8217;ya acıyan kartal, onu sırtına aldığı gibi deniz kenarına getirip bıraktı. Pinokyo durma­dan babasını aramaya başladı. Yaşlı bir kadın kılığmdaki Orman Perisi, Pinokyo&#8217;yu <o:p></o:p></span></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><span style="color: black">Pinokyo, yaşlı kadının kim olduğunu anlayınca, ona başına gelenleri anlattı. Orman Perisi de ona, hiç söz dinlemediği için başına hep belalar geldiğini, hiç olmazsa bundan sonra söz din­lemesi gerektiğini söyledi. Pİnokyo da söz verdi.<o:p></o:p></span></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><span style="color: black">Finokyo İnsan Olma Yolunda:<br />
Orman Perisi Pinokyo&#8217;nun annesi oldu ve onu okula yazdır­dı. Pinokyo, artık akıllı bir öğrenci olmuştu. Bir gün okula gidip gelirken, bir kavgaya denk geldi. Suçlu diye hapise attüarsa da, suçsuz olduğunu anlayıp bir gün sonra serbest bıraktılar.<br />
Pinokyo&#8217;nun iyi hallerinden hoşnut olan anne Orman Perisi, Pinokyo&#8217;ya artık insan olacağı müjdesini verdi. Bunun için güzel bir ziyafet töreni de yapacaktı.<br />
Pinokyo, bu mutlu olaya arkadaşlarını davet etmek için do­laştı. En son arkadaşına sıra gelince, o Pinokyo&#8217;nun aklını çeldi ve birlikte &#8220;Oyuncaklar Ülkesi&#8221;ne gidecek arabaya bindiler.<br />
¦ ¦<br />
Sıpa Pinokyo:<br />
&#8220;Oyuncaklar Ülkesi&#8221;nde aylarca haylaz haylaz gezen Pinokyo, bir gün kulaklarının uzadığım gördü. Utancından, kimseye gö­rünmeden ortadan kayboldu ve ormana geldi. Ormanda karşılaş­tığı bir sincap, Pinokyo&#8217;nun &#8220;Eşek hastalığı&#8221;na yakalandığını anlat­tı. &#8220;Oyuna dalıp, haylazlık eden ve verdiği sözü tutmayan çocukların başına gelir.&#8221; dedi. Pinokyo, öyle pişman olmuştu ki.<br />
Pinokyo artık karnını otla doyuruyordu. Yolda onu gören bir sirk sahibi, Sıpa Pinokyo&#8217;nun boynuna hemen bir ip geçirdi ve kamyonundaki diğer eşek ve sıpaların arasına koydu. Böylece, Pinokyo için sirk macerası başlamış oldu.<br />
Pinokyo, pek yetenekli bir sıpaydı. En çok alkışı o alıyordu.<br />
Bir gün ayağı kırıldı. Bu yüzden artık gösteriye çıkamıyordu. Bu nedenle sirk sahibi, Pinokyo&#8217;yu götürüp pazarda sattı. Satın alan bir davulcuydu. Sıpanın derisini yüzecek ve davuluna geçi­recekti. Bu nedenle Pinokyo&#8217;yu denizin kenarına getiren davulcu, Pinpkyo&#8217;nun boynuna bir taş bağlayıp onu denize attı. <o:p></o:p></span></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><span style="color: black">Denizde Pinokyo&#8217;nun Başına Gelenler:<br />
Davulcu, yarım saat bekledikten sonra denize attığı sıpanın ipini çekmeye başladı. Karşısında kuklayı görünce hayrete düştü. Pinokyo ona, &#8220;Sen benim sahıbımsın, ne istersen yaparım &#8221; diye ko­nuştu. Davulcu kızdı ve Pinokyo&#8217;yu tekrar denize attı. Denizde de bir balina tarafından yutuldu. Balinanın yumuşak karnında iler­lerken bir ışık gördü. Işığın olduğu yere vardığında babasının oturmuş karnını doyurduğunu gördü. Baba oğul sarmaş dolaş oldular.<br />
Sıra buradan kurtulmaya gelmişti. Pinokyo, babasını sırtına aldı ve balinanın uyumasından faydalanarak denize atladı. Artık olanca gücüyle yüzüyordu. Sonunda kıyıya vardılar. Önce karın­larım doyurmaları gerekiyordu. Yürürlerken önlerine Topal Tilki ile Kor Kedi çıktı. Halleri çok perişan görünüyordu. Pinokyo bu sefer onların hiçbir sözüne inanmadı ve &#8220;Komşusunun ceketini çalan, gömleksiz ölür.&#8221; dedi.<br />
Yürüye yürüye bir eve vardılar. Burası Cırcır Böceği&#8217;nin evi idi. Pinokyo ondan özür diledi. Cırcır Böceği özrü kabul etti ve onların karınlarını doyurdu. Onların, evinde kalmalarına izin verdi. Pinokyo, o günden sonra hep çalıştı ve babasını besledi. Bu çalışkanlığı ile artık herkesin takdirini kazanıyordu. Bir gün, yol­da Orman Perisi&#8217;nin evinde çalışan Salyangoz&#8217;u gördü ve ondan, Orman Perısı&#8217;nin hasta olduğunu öğrendi. Cebinde, elbise almak için biriktirdiği parayı hemen ona verdi ve Orman Perisı&#8217;ne gö­türmesini istedi.<br />
Bu olayın üzerinden epeyce zaman geçmişti. Bir gece rüya­sında Orman Perısı&#8217;ni gördü. Peri ona &#8220;Aferin!&#8221; diyordu.<br />
O gecenin sabahında uyandığı vakit, insan olduğunu gördü. Çok sevinmiş ve şaşırmıştı. Üstelik, giyeceği her şey baş ucunda hazırdı. Üstelik elbisenin cepleri de altınla doluydu. Hemen baba­sının yanma koştu. Babası oldukça değişmiş olan Pinokyo&#8217;yu tanıyamadı. Altınları gösterdi ve olanları anlattı. Babası da ona:<br />
&#8220;Yaramaz çocukların yerini uslu çocuklar aldıkça her şey güzelle­şir, bütün olumsuzluklar da ortadan kalkar.&#8221; dedi.<o:p></o:p></span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyat.tc/pinokyo/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>80 GÜNDE DEVR-İ ALEM</title>
		<link>http://www.edebiyat.tc/80-gunde-devr-i-alem/</link>
		<comments>http://www.edebiyat.tc/80-gunde-devr-i-alem/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 03 May 2008 00:08:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap Özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[Roman Özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[Yüz Temel Eser Özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[100 Temel Eser]]></category>
		<category><![CDATA[İlköğretim 100 Temel Eser]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyat.tc/80-gunde-devr-i-alem/</guid>
		<description><![CDATA[80 GÜNDE DEVR-İ ALEM
&#160;
Phileas Fogg, kimsenin hakkında hiçbir şey bilmediği zengin ve kibar bir İngiliz beyefendisidir. Son derece düzenli bir hayat sürmesi, titiz ve dakik yaşayan biri olmasıyla ünlüdür. Bir gün, üyesi olduğu &#8220;Londra Kulübü&#8221;nde, gerçekleştirilmesi imkânsız gibi görünen bir konuda, servetinin yarısını ortaya koyarak iddia­ya girer: Dünyanın çevresini 80 günde dolaşacaktır, hem de bunu, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="justify">80 GÜNDE DEVR-İ ALEM</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">Phileas Fogg, kimsenin hakkında hiçbir şey bilmediği zengin ve kibar bir İngiliz beyefendisidir. Son derece düzenli bir hayat sürmesi, titiz ve dakik yaşayan biri olmasıyla ünlüdür. Bir gün, üyesi olduğu &#8220;Londra Kulübü&#8221;nde, gerçekleştirilmesi imkânsız gibi görünen bir konuda, servetinin yarısını ortaya koyarak iddia­ya girer: Dünyanın çevresini 80 günde dolaşacaktır, hem de bunu, önceden bir plan program yapmadan gerçekleştirecektir. &#8220;Beyler, 21 Aralık günü beni burada bekleyin&#8221; demeyi de ihmal etmez.<br />
Fogg, tek bir gecikme ya da tek bir aksilik sonucu her şeyini kaybetmesine neden olacak bu imkânsız yolculuğa yardımcısı Passeportaut eşliğinde koyulur.<br />
Bu arada, bir dedektif Fix, bir banka soyguncusunun peşin­dedir. Banka soyguncusu, Bay Foog&#8217;a çok benzemektedir. Bu yüzden, dedektif Fogg ve yardımcısını adım adım izlemektedir. Hatta, &#8220;soyguncuyu buldum&#8221; diye merkezine haber verip, tutukla­mak için izin ister. Çünkü yaptığı istihbarata göre, Fogg İngilte­re&#8217;den çok acele çıkmıştır ve de yanında büyük miktarda da para taşımaktadır.<br />
Üç kahramanımızın bindiği gemi Afrika&#8217;ya varmıştır. Afri­ka&#8217;dan 14 Ekim&#8217;de Aden&#8217;e, oradan 20 Ekim&#8217;de Hindistan&#8217;ın Bom­bay limanına varırlar.<br />
Dedektif Fix, Hindistan polisinden Fogg&#8217;un tutuklanmasmı ister. Hind polisi, İngiltere&#8217;den emir gelmeden bu işi yapamaya­caklarını belirtip, reddeder.<br />
Bombay&#8217;da, Fogg&#8217;un yardımcısı, treni beklerlerken, bir tapı­nağa ayakkabı ile girdiği için, ayakkabıları çıkartılarak tapınaktan sille tokat atılır. Bunu efendisine söylemez.<br />
Trene binip, Hindistan&#8217;ın içlerine doğru yola koyulurlar. An­cak, tren hattı henüz tamamlanmadığı için, Tren belli bir yerde durur. Daha ileri gitmesi mümkün değildir. Araya araya bir fil bulup, satın alırlar. Ve yola koyulurlar. Hedef Kalküta&#8217;dır.<br />
Yolda, fil duraklar. İnsan kokusu almıştır. Saklanırlar. Bir ka­file, aralarında bir ceset ve kurban edecekleri bir genç kız   den geçip gider. Sabaha kadar bekleyip kızı kurtarırlar. Artık dört kişi olmuşlardır. Kalküta&#8217;ya varırlar. Rehber ve fili geri gönderir­ler. Kız yanlarında kalır. Kızın adı Aouda&#8217;dır.<br />
Kız, hayretler içindeydi. Bir gün önce ölmüş olacaktı. Bugün ise yabancı insanlarla bir arada bulunuyordu.<br />
Akşam, gemiye binirj gitmelerine beş saat varken, yanlarına yaklaşan bir polis onları müdüriyete davet etti. Durum anlaşılmış­tı. Dedektif Fix, Fogg&#8217;u tutuklatamayınca, yardımcısının tapınağa, ayakkabı ile girmesi konusunu işleyerek, rahiplerin şikâyetçi ol­masını sağlamış, böylelikle de polis olaya el koymuştu. İki bin pound ödeyerek kefaletle serbest kaldılar.<br />
Hemen bir gemiye binip Hong Kong&#8217;a doğru yola düştüler. Dedektif Fix yine peşlerindeydi. Hong Kong&#8217;da kendilerini götü­recek, gemiyi beklerlerken, Detektif Fix, Bay Fogg&#8217;un yardımcısıy­la ahbaplığı ilerletir. Ona polis olduğunu açıklar. Yardımcı, efen­disine geminin kalkış saatini bildiremesin diye de onu sarhoş edip, oyalaı.<br />
Bu esnada, bay Fogg Hong Kong çarşılarında alışveriş için gezmektedir.<br />
Gece yatar. Sabah gemiyi kaçırdığını anlar. Fix yanma yakla­şır. Sevincini belli etmeden, onunla konuşur. Çünkü en yakın gemi bir haftadan önce gelmeyecektir.<br />
Fogg bir kayık kiralar. Bilmeden, Fix&#8217;i de kendileri ile birlikte gitme teklifini, Fix mennuniyetle kabul eder. Küçük tekne ile yola çıkarlar.<br />
Yardımcı ise, gemidedir. Gece uyanmış, koşa koşa kendisini gemiye atmıştır. Efendisinin olmadığını ancak, gemi hareket ettik­ten sonra anlayabilmiştir. Ama iş işten geçmiştir. Geminin vardığı yerde, Amerika&#8217;ya gitmek için gemi aramaya başlar. Parası olma­dığı için, aşçılık yapmaya bile razıdır. Böyle dolaşırken, bir sirke uzun burunluların alınacağı ilanını görür. Müracaat eder ve karın tokluğuna çalışmaya razı olur.               &#8216; ¦ r .<br />
Bir gün akşam, gösteriden sonra, seyirciler arasında oturan Efendisi Bay Fogg&#8217;u görünce hayretlere düşer. Yine bir araya gelirler. Albay Stamp Proctor isimli birisi ile kavga ettiler&#8230;.</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">Hep birlikte, General Grand gemisi ile Amerika&#8217;ya doğru yo­la çıkarlar. 3 Aralık&#8217;ta San Fransisco&#8217;ya ulaşırlar. Tüm aksaklıklara rağmen, Fogg&#8217;un hedeflediği tarihte bir sapma olmamıştır.<br />
Fakat, aksilikler de bitmemişti. Amerika&#8217;da kavga ettikleri Albay, peşlerindeydi. Nitekim trende Bay Fogg&#8217;la karşılaşırlar ve düello için trenin arkasına doğru yürürler. Tam bu esnada, Kızıl­derililer trene saldırır. Fogg&#8217;un yardımcısının cesareti sayesinde bu saldırı püskürtülür. Bu arada Albay yaralanmış, yardımcısı ise kaybolmuştur.<br />
Fogg treni kaçırma pahasına gider ve yardımcısını bulur. Bu sefer temin ettikleri bir kızakla yollarına devam edip ve Omaha&#8217;ya vardılar.. Omaha&#8217;dan da trenle Şikago&#8217;ya kadar geldi­ler. 10 Aralık&#8217;ta ise New York&#8217;taydılar. Ancak, gidecekleri gemiyi kaçırmışlardı.<br />
Ama, Bay Fogg&#8217;un durmaya niyeti yoktu. 8000 dolara bir gemi kiralar ve ertesi gün yolculuğa çıkarlar. Hiçbir limana yana­şıp yakıt ikmali yapmadıkları için, yolda geminin kömürü biter. Bay Fogg, bu sefer de gemiyi sahibinden 60 bin dolara satın alır. Ve gemi, üst tarafında ağaçtan yapılma ne varsa yakarak yoluna devam edip, İrlanda&#8217;ya kadar varır. Artık yol yaklaşmıştı. İrlan­da&#8217;dan önce bir trene, sonra da bir gemiye binerek Liverpool&#8217;a vardılar.<br />
Liverpool&#8217;da, dedektif Fİx Bay Fogg&#8217;a yanaşıp ismini sordu ve &#8220;İngiliz Kraliçesi adına sizi tutukluyorum&#8221; dedi.<br />
Fogg&#8217;un canı çok sıkılmıştı. Saatini önüne koymuş, durma­dan bakıyordu.<br />
Birkaç saat geçmemişti ki, Fix içeri girerek, &#8220;Sizden özür dili­yorum bayım, gerçek hırsız üç gün önce yoklanmış&#8221; dedi. Fogg ayağa kalktı ve Detektife esaslı bir yumruk atarak onun ayaklarını yer­den kesti.<br />
Hemen istasyona koştular. Tren yoktu. Bay Fogg özel bir tren tuttu. Dokuza on kala Londra&#8217;ya vardılar. Ancak, geç kalmış ve bahsi kaybetmişti.<br />
Evine geldi ve odasına kapandı. Ertesi gün Aouda ile ko­nuşmaya başladı.<br />
&#8220;Seninle ilgili çok güzel düşüncelerim vardı. Ancak, şimdi her şeyini kaybetmiş birisiyim. Sana ancak, az bir para verebili­rim.&#8221;<br />
Aouda, &#8220;hayatımı kurtardınız, sizden daha başka ne isteyebilirim. Hem ben sizi seviyorum &#8221; dedi.<br />
Evlenmeye karar verdiler&#8230;.Bir gün sonra, akşam evlenecek­lerdi.<br />
Fogg&#8217;un beş arkadaşı, dakikaları sayıyorlar, Fogg&#8217;un artık gelemeyeceğini hesap ediyorlardı. Tam saatinde, Fogg içeri girdi ve &#8220;geldim&#8221; dedi<br />
Bu nasıl olmuştu. Gayet basit. Fogg ve arkadaşları bir gün erken gelmişlerdi. Ancak, Bay Fogg, bunun farkında değildi. Yar­dımcı ertesi gün kendisini az bir zaman kala ikaz etmese, yine farkında olmayacaktı&#8230;<br />
Ve Bay Fogg artık yine zengin bir adamdı.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyat.tc/80-gunde-devr-i-alem/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İNCİ</title>
		<link>http://www.edebiyat.tc/inci/</link>
		<comments>http://www.edebiyat.tc/inci/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 03 May 2008 00:11:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap Özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[Roman Özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[Yüz Temel Eser Özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[100 Temel Eser]]></category>
		<category><![CDATA[İlköğretim 100 Temel Eser]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyat.tc/inci/</guid>
		<description><![CDATA[iNCİ
KONU: Büyük ve çok değerli bir incinin çevresinde gelişen olaylar zinciri, Steinbeck&#8217;in şiirsel anlatımıyla destansı boyutlara ulaşıyor. Açgözlülüğün, doymak bilmez kar hırsının insanı nere­lere kadar sürükleyebileceği, belki de hiçbir romanda böylesine vurucu anlatılmamıştır.
&#160;
Kahramanımız genç, dinamik, siyah saçlı, parlak ve delici gözlere sahip olan Kino, her zamanki gibi sabah erkenden uyandı. Eşi Juano uyuyordu. Denizden gelen [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="justify">iNCİ<br />
KONU: Büyük ve çok değerli bir incinin çevresinde gelişen olaylar zinciri, Steinbeck&#8217;in şiirsel anlatımıyla destansı boyutlara ulaşıyor. Açgözlülüğün, doymak bilmez kar hırsının insanı nere­lere kadar sürükleyebileceği, belki de hiçbir romanda böylesine vurucu anlatılmamıştır.</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">Kahramanımız genç, dinamik, siyah saçlı, parlak ve delici gözlere sahip olan Kino, her zamanki gibi sabah erkenden uyandı. Eşi Juano uyuyordu. Denizden gelen dalgaların hışırtısını dinledi. Bu dalgalar ve bu ses, hep halkına esin kaynağı olmuş, onlar için ne türküler yapılmış, söylenmişti&#8230; Kendisi de adına Aile türküsü dediği bir ezgiyi mırıldanmaya başladı. Kino&#8217;nun atalarının en büyük özelliği hemen her konuda türkülerinin olmasıydı.<br />
Diğer kulübelerdeki İnsanlar da yavaş yavaş uyanmaya baş­lamışlardı.<br />
Bu esnada, bir akrebin beşikte uyuyan çocuklarına doğru i-lerlediğini fark ettiler. İkisi de donakaldılar. Kino aklından afet türküsü geçirdi. Kino bebeğe yavaş yavaş yaklaşarak onu koru­mayı planlarken akrep, bebeği omzundan soktu. Kino fırladı, geç de olsa akrebi yakaladı ve elinde un ufak etti. Bu seferde beynin­den kötülük türküsü ile düşman türküsü geçiyordu. Bu arada, Juano, akrebin soktuğu yeri emiyor ve zehri tükürüyordu.<br />
Çocuğu doktora götürmek için yola çıktılar. Bebeği akrep soktuğunu duyan bütün köy arkalarından yürüyordu. Doktor paragözün biriydi ve kendileri gibi yoksul insanları tedavi etmeye bile tenezzül etmezdi. Bu yüzden tüm köy, ne olacağının merakı içindeydi. Doktorun kapısına geldiler. Kino durakladı. Doktor kendilerinden değildi. Yaklaşık dört yüz yıldır ırkını döven, sö­ven, öldürenlerin soyundandı. Düşman türküsü kulaklarında çınlıyordu.<br />
Doktor, &#8220;Ben baytar değilim, ama paraları varsa bakarım&#8221; dedi. Kino ceplerini karıştırdı ve cebinden çıkan küçük, eğri büğrü incileri doktorun uşağına verdi. Doktor, gönderilen incileri yeteri kadar güzel bulmayınca &#8220;Doktor evde yok..&#8221; dedirtti uşağına. Bu­nun üzerine Kino, hırsından kapıya öyle bir yumruk attı ki, eli yarıldı.<br />
Kino ve kabilesinin yaşadığı kulübeler, sahil kenarında kasa­banın biraz uzağında bulunuyordu. Kulübeleri kasabadakiler gibi taş ya da alçıdan yapılma evlerin aksine çalılardan yapılmıştı. Bu sebepten, Kİno ve ailesinin tek varlığı, aile yadigarı kayıkları idi. Çocuğun tedavisi için para bulmaları gerekiyordu. Tek ümit de­nizden bulacakları bir İnci olabilirdi. Bu arzu ile denize açıldılar. Öteki inci avcıları ise çoktan denize çıkmışlardı.<br />
Kino midyeleri toplamaya dalmışken, o sırada gözüne bir kayanın dibine yapışmış, midye ilişti. Kalbi heyecanla çarpmaya başladı. Sanki onun içinde kocaman, ışıl ışıl bir inci görmüştü. Onu da koparıp su yüzüne çıktığında heyecanı yüzüne vurmuştu. Bunu fark eden eşi Juana da olağandışı bir durum olduğunu se­zinlemiş ve o da heyecanlanmıştı. Eve döndüklerinde, itina ile midyeyi açınca onu gördü. Bu, çok güzel bir inci idi. Aklından inci türküsü geçiyordu, artık. Bu arada, bebek de iyileşmiş, gözlerini açmıştı. Kino sevinçten öyle bir nara atmaya başladı ki, bütün kayıkçılar hızla kulübesine doğru koştular.<br />
Bir kasaba, toplu halde yaşayan bir varlıktır ve insan gibi he­yecanlara sahiptir. Kino ve eşi daha evlerine dönmeden, bütün kasabada buldukları incinin haberi yayılmıştı. Papazından, dokto­runa kadar aç gözlüler grubu hemen hesaplar yapmaya başlamış­lardı.<br />
Artık herkesin tek ilgi odağı Kino ve bulduğu inci idi.<br />
Kino ve eşi ise tüm bunlardan habersiz, dillerinde Aile Tür­küsü ve İnci Türküsü yaşayıp gidiyorlardı. Onlar da hayaller kuruyorlardı; ama diğerlerinin yanında çok ucuz hayallerdi. Çok çok bir elbise, kilisede nikâh, vs. Bir de tüfek alacaktı Kino. Oğul­lan da okula gidecekti.<br />
&#8220;Oğlum okuyacak. Oğlumun kitapları olacak, oğlum hesap öğrene­cek, oğlum hür yaşayacak; çünkü oğlum bilgili olacak, her şeyi bilecek. Biz de</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">Akşam, yatma vaktine yakın papazın geldiğini haber verdi­ler. Papaz içeri girdi. Kino&#8217;nun kafasında düşman türküsü yer etmeye başlamıştı.<br />
&#8220;Büyük bir servete konduğunu, bir &#8216;dünya incisi&#8217; bulduğunu öğ­rendim&#8221; dedi papaz. &#8220;Umarım ki oğlum, Tanrı&#8217;ya şükretmeyi unut­madın.&#8221;<br />
Kino elindeki inciyi sımsıkı tutuyordu. Çünkü kötülük tür­küsü, inci türküsünü bastırmaya başlamıştı.<br />
Papaz gittikten sonra, yavaş yavaş köylüler de çıktılar. Kino, yatağına girdi, battaniyesine sımsıkı sarındı. Ancak gelenler bit­memişti. İki kişi evden içeri girdiler. Birisi doktordu.                 &#8216;<br />
&#8220;Bu sabah gelmişsiniz, evde yoktum, çocuğu muayeneye geldim.&#8221; dedi.<br />
Doktorun kurduğu tuzağa düşerek çocuğu kontrol ettirdiler. &#8220;Bir saat sonra yine geleceğim.&#8221; dedi doktor ve geldi de. Kendince çocuğu ölümden kurtaran &#8220;tedavi&#8221;y&#8217;\ yaptı. Tüm bunları yaparken de inciden haberi yokmuş gibi davranıyordu.<br />
Onlar gittikten sonra, Kino gecede rahat bırakılmadı. Bu se­fer gelenler inciyi çalmak isteyenlerdi. Evin içinde sesler duyan Kino, kalktığında İnci hırsızlarıyla karşılaştı. Aralarında geçen boğuşma sonucu Kino yaralandı.<br />
Tüm bu olaylar Juana&#8217;yı korkutmuştu ve inciyi atma fikrini Kino&#8217;ya söyledi. Kino ise bu incinin, tek şansları olduğuna inanı­yordu.</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">Sabah oldu. Hiçbir inci avcısı, denize çıkmamıştı. Çünkü bu­gün bir şeyler olacaktı. Kino, Juana ve Kino&#8217;nun kardeşi kulübele­rinden çıkıp, kasabaya doğru yürüdüler. İnciyi satmaya gidiyor­lardı. Arkalarından da bütün köy halkı&#8230; Tüccarların bulunduğu sokağa girdiler. Tüccarlar, önlerinde birer kağıt, incileri dizmiş, gayet meşgul pozisyonda görünüyorlardı. Halbuki hepsi bir tüc­car için çalışıyordu. Aralarında anlaşarak incinin çok altında bir fiyat çoktan belirlemişlerdi. Böylelikle hepsi ağız birliği yapacak ve Kino da hepsi aynı fiyatı söyleyeceği için incisinin gerçekten değersiz olduğuna inanacaktı. Kino şişman tüccarın bürosundan içeri girdi. İnciyi verdi. Tüccar heyecanını belli etmemeye çalışarak, inciyi alıp gözden geçirmeye başladı. &#8220;Yaramaz!&#8221; dedi. Diğer tüccarlar geldiler, dudak bükerek baktılar. 1500 peso&#8217;ya kadar Çıktılar.<br />
Kino&#8217;nun şaşkınlık içindeydi. İnciyi tüccarların elinden kap­tığı gibi koşa koşa evine geldi. Şehre gidecek, ne yapıp edip bu inciyi daha iyi bir fiyata satacaktı. Düşman türküsü beyninde çınlıyordu. Tüm bunlar yetmezmiş gibi bir saldırıya daha uğra­yınca, karısı &#8220;Gel şu İnciyi ait olduğu yere atalım.&#8221; ısrarını tekrarladı. Kino ise &#8220;Hayır, sonuna kadar savaşacağım!&#8221; dedi.<br />
O gecenin sabahında, Juana inciyi kocasından habersiz aldı ve o uyurken inciyi denize atmak İçin hızlı ve sessiz bir şekilde evden ayrıldı. Ama Kino farkına varmıştı, yerinden fırladı, çevik bir hareketle karısının üzerine atlayıp İnciyi elinden kaptı. Sonra da Juana&#8217;yu feci bir şekilde dövmeye başladı. Sonra eve döndü, pişman olmuştu. Bu seferde tanımadığı eller her taraftan vurma­ya, ceplerini yoklamaya başladılar. İnci fırladı, bir kayanın yanın­da durdu. Ay ışığı vurdukça parlıyordu.<br />
Juana, güç bela kalkıp yürüdü. Kayının dibindeki İnciyi gör­dü, hemen aldı. Devam etti. İleride yerde yatan iki karaltı gördü. Bunlar iki cesetti sanki. Yaklaştı, birisi Kino idi. Ezilmiş bir böcek gibi, kolu bacağı kımıldıyordu. Juana, o anda eski mutluluklarının bir daha geri gelemeyeceğini anladı. Yine de ailesini kurtarmalıy­dı. Bu arada Kino kendine geldi. &#8220;İncimi aldılar.&#8221; diyordu. Juana, &#8220;Sus, incini aldım, bir adam öldürdün, hadi çabuk buradan kaçalım!&#8221; dedi.<br />
Kanolarına atlayıp kaçma hazırlıkları yaparken kanonun di­binin delinmiş olduğunu gördüler. Kulübeye doğru koşmaya başladıkları sırada kulübenin yandığını gördüler. Juana&#8217;nın çocu­ğunu alevlerin arasından alıp çıkması birkaç saniye sürdü. Hep birlikte, Kino&#8217;nun kardeşinin kulübesine sığındılar. Herkes, onla­rın yandığını zannediyordu.<br />
Tek çareleri kaçmaktı. Kardeşinin kulübesinde hazırlıklarını yaptıktan sonra, gece yarısı sabaha karşı yola çıktılar, inci yanlarındaydı.</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">Rüzgâr esiyor, kumlan savuruyordu. Bütün gece yol alıp, gündüz saklandılar. Gece olunca tekrar yola koyulacaklardı. Şim­di uyumalıydılar, ancak takip ediliyorlardı. Hissedip uyandılar. Peşlerinde üç kişi vardı. Toparlanıp kaçmaya başladılar. Dağlara doğru tırmanıyorlardı. İzlerini kaybettirmiş gibiydiler.<br />
Birkaç saat sonra yanıldıklarını anladılar. Düşmanlar peşle-rindeydi. Tek çare onları öldürmekti. Kino, planını yaptı. Gece tüfekli olan nöbet tutuyordu. Önce onu öldürüp tüfeğini alacak, daha sonr# da tüfekle diğer ikisini öldüreceklerdi. Tek korktukları bebeğin aglamasıydı. Böyle bir durumda, düşmanları onların yerlerini öğrenecek ve onları öldüreceklerdi. Kino sessiz bir kedi çevikliğiyle onları avlamaya hazırlanırken bebeğin ağlama sesi duyuldu. Tüfekli olan kuşkulanmıştı; ama diğerleri bunu çok önemsemiyor, çakal yavrularının da insan yavrusu gibi ağladığını öne sürerek uyumaya devam ediyorlardı. Tüfekli olan buna tam inanmak üzereydi ki, bebeğin sesi tekrar duyuldu. Kino, adamın üzerine atlayana kadar adam çoktan eşinin ve çocuğunun kendi­sini beklediği mağaraya doğru ateş etmişti. Yine de Kino önce onu, sonra da diğerlerini tek tek öldürmeyi başardı.<br />
Sonra, geldikleri yolu izleyerek tekrar kasabaya döndüler. Etraflarından habersiz, yorgun, bezgin, yaralı birer hayalet gibi kasabanın içinden geçtiler. Kulübelerinin olduğu yere geldiler. Herkes sessiz bir şekilde onları izliyordu. İkisi de İnsanlardan uzaklaşmış gibiydiler.<br />
Suyun kenarına gelince durdular. Kino uzun uzun denize baktı. İnci türküsü kulaklarında çok az duyuluyordu artık. İnciyi eline alıp Juana&#8217;ya uzattı, juana &#8220;Hayır sen!&#8221; dedi.<br />
Kino, inciye son bir kez baktığında öldürdüğü insanları, ya­nan evini, değişen hayatlarını ve mağarada yüzünün yarısı parça­lanmış Coyotito&#8217;yu, yavrusunu gördü. Kolunu kaldırdı ve olanca gücüyle inciyi fırlattı. İnci, geldiği yere geri dönmüştü. İnci türküsü bir müddet daha Kino&#8217;nun kulaklarında çınladı. Sonra ise tamamen kayboldu.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyat.tc/inci/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>BEYAZ YELE</title>
		<link>http://www.edebiyat.tc/beyaz-yele/</link>
		<comments>http://www.edebiyat.tc/beyaz-yele/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 03 May 2008 00:16:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Roman Özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[Yüz Temel Eser Özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[100 Temel Eser]]></category>
		<category><![CDATA[İlköğretim 100 Temel Eser]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyat.tc/beyaz-yele/</guid>
		<description><![CDATA[BEYAZ YELE
&#160;
KONUSU: Bu romanda, on iki yaşındaki bir çocukla beyaz bir at arasındaki dostluk anlatılmaktadır. Folko ile Beyaz YeJe&#8217;nin unutulmaz dostluğu&#8230;Folko, yüreği sevgiyle dolu yoksul bir ba­lıkçı çocuğu. Beyaz Yele, başıboş at sürüleriyle özgürce dolaşan, kimselerin ele geçiremediği, yabanıl, bembeyaz bir yılkı atı, bir prens.
İlköğretim ve Öğretim çağındaki çocuklar kadar, büyüklerin de severek okuyacağı bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="justify">BEYAZ YELE</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">KONUSU: Bu romanda, on iki yaşındaki bir çocukla beyaz bir at arasındaki dostluk anlatılmaktadır. Folko ile Beyaz YeJe&#8217;nin unutulmaz dostluğu&#8230;Folko, yüreği sevgiyle dolu yoksul bir ba­lıkçı çocuğu. Beyaz Yele, başıboş at sürüleriyle özgürce dolaşan, kimselerin ele geçiremediği, yabanıl, bembeyaz bir yılkı atı, bir prens.<br />
İlköğretim ve Öğretim çağındaki çocuklar kadar, büyüklerin de severek okuyacağı bir roman.<br />
Özete geçmeden önce, Yılkı Atı nedir? Onu öğrenmemiz ge­rekmektedir. Çoğunuz bilirsiniz, ünlü yazarımız Abbas Sayar&#8217;m Yılkı Atı diye bir romanı da vardır.<br />
Yılkı Atı, elden ayaktan düştüğü için, bakımı sahibine ağır gelen, bu nedenle kış yaklaştığında dışarıya bırakılan, bir bakıma kaderine terk edilen, ağır kış şartlarına rağmen, halen ölmemiş ve yaşamaya devam ediyorsa, sahibi tarafından tekrar işe güce ko­şulmak için alı konulan atlara denir. Yurdumuzun birçok yöre­sinde, bu tür atların salıverildiği yerler vardır. Örneğin, Mani-sa&#8217;daki Spİl Dağı ya da Yunt Dağı gibi&#8230;<br />
Folko, on iki yaşında ama bayağı becerikli bir çocuktur. O sık sık Ösebyö Dede&#8217;nin sandalını alır, karış karış bildiği bataklığı dolaşırdı. O gün, bataklığın ta öbür başına gitmeye niyetliydi. Orada başıboş at sürüleri dolaşırdı.<br />
Ortalık karanyordu. Geri dönmesi lâzımdı. Birden yanı ba­şında bir gölge gördü. İnce boynunu uzatmış, alımlı bir tay kendi­sini seyrediyordu. Çocuğun yanına yaklaştı, saçlarını kokladı. Folko da parmaklarını o ipek yelenin arasına soktu. Tay ile daha yakın olmak istiyordu, ancak dönmesi gerekiyordu. &#8220;Yİne gelece­ğim&#8221; diyerek dönüş yoluna girdi.<br />
Bu esnada, at hırsızı iki kişinin kendilerini seyrettiğini, Folko tabii ki bilemezdi. Hırsızlar taya ve anasına doğru yaklaşıyorlardı.<br />
Bu esnada Folko, takıldığı çamurlardan kurtulmak için</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">ıfçnemo sesi duydu. Hemen geriye baktı. Hırsızların anne atı nlle zaptetmeye çalıştıklarını gördü. Çaresizdi. Anne kısrak İne, kurtulmak için her şeyi yapıyordu. Nitekim kurtuldu da. Ama kuçmayıp, geri döndü. Çünkü yavrusu da orada kalmıştı. Yavru-»unım sesini duyunca bir an durakladı. Hırsızlar bu fırsatı kaçır-nındıl.ır ve hemen kemendi geçirdiler. Sonra da kemendin ucunu Mr ıiftjca bağladılar. Artık kurtuluşu yoktu. Bir müddet sonra da dlri&#8217;nmeyi bıraktı. Bunun üzerine adamlar kemendi söküp, kısrağı<br />
çınlarında götürdüler.<br />
Folko, bütün bunları seyretmişti. Beyaz Yele neredeydi? Hızla, faz Yele&#8217;nin olduğu yere koştu. Hayvan yerde inleyerek yatı-&#8221;yordu. Hemen yardım etmek istedi. Ancak tay çok huzursuzdu ve Jrûlko&#8217;nun elini ısırmaya çalıştı. Anlaşılan, kendisine ve annesine yapılanlar, insanlara karşı içinde bir güvensizlik doğurmuştu. Folko, aldırış etmeden tayı bağlayan ipleri sökmeye başladı. Uzun uğraşlardan sonra sökme işi bitmişti. Tay doğruldu ve uzun uzun bakıştılar. İşte bu an, dostluk anıydı.<br />
Folko, çok geç kalmıştı. Hızlı bir şekilde evine döndü. Anlat­tıklarına kimse inanmayacağı için, anlatmadı. Ama, Antonyo kendi kısraklarının da çalındığını söyleyince, onları gördüğünü anlattı. Hep beraber Beyaz Yele&#8217;nin olduğu yere gitmeye karar verdiler.<br />
Geçtikleri yerlerde, bir yığın at vardı. Ancak, Beyaz Yele ara­larında yoktu. Folko, ümitliydi. Böylece saatler geçti. Uzaktan Beyaz Yele&#8217;nin geldiğini gördüler. Yanlarına geldiğinde, hiç te beyazlığı kalmamıştı. Derisi boydan boya çamurdu. Yorgun, yara­lı bir halde<br />
Beyaz Yele, kısa zamanda kendisini belli etmişti. Yüzlerce at arasından dahi, hareketleriyle seçiliyordu. Ancak, onun bu deliş-<br />
ve ele avuca sığmayan hali, diğer at sahiplerini tedirgin edi­yordu. Bu yüzden de onu yakalamak istiyorlardı.<br />
Bu amaçla, bir gün Beyaz Yele&#8217;yi kıstırıp, binbir eziyetle hara­nın içine kadar soktular. Ancak, yine de kaçmayı başardı.<br />
Artık, Folko&#8217;nun akh-fikri, hep Beyaz Yele&#8217;de idi. Bir gün kesin kararını verdi. Çok uzaklardı olduğunu sandığı Folko&#8217;yu görmeye gidecekti. Yola çıktığında, birazcık yol almıştı ki, önce kıpırdayan çalıların arasından fırlayan kuşu, arkasından da Beyaz Yele&#8217;yi gör­dü. Durmuş kendisine bakıyordu. Aynı anda, haranın patronu bütün adamlarını toplamış ve Beyaz Yele&#8217;yi yakalamak için peşine düşmüşlerdi. Beyaz Yele, yanma kadar yaklaştıkları halde, hare­ketsiz duruyordu. Ansızın patronun atma doğru saldırdı ve pat­ron yere düştü. Beyaz Yele&#8217;yi elde edemeyeceğini anlamış­tı. &#8220;Bırakın gitsin, kim isterse o alsın &#8221; dedi.<br />
Folko, &#8220;Yani ben alabilir miyim?&#8221; diye sorunca, &#8220;alabilirsin&#8221; dedi. Dünyalar Folko&#8217;nun olmuştu. O sevinçle, Beyaz Yele&#8217;yi bulmak için koşarcasına yürüdü ve onu buldu. Kemendini atıp, boy­nuna geçirdi. Beyaz Yele hızla koşmaya başladı. Folko, sağa sola çarpıyor, eli, kolu, dizi, kafası yaralanıyor, aldırış etmiyordu. Bir müddet sonra Beyaz Yele durdu. Karşılıklı bakıştılar. Artık ke­mende bile gerek kalmamıştı. Usulca çekince geliverdi. Birlikte Folko&#8217;nun evine geldiler. Atı, çimin arkasına koydu ve yem ver­meye başlamıştı. Beyaz Yele kendisinindi artık. Tam da bu esnada, uzaklardan at kişnemeleri duyuldu. Beyaz Yele, önce kulaklarını dikti, sonra da hızlı bîr şekilde koşmaya başladı. Yine kaçmıştı.<br />
Folko, çok üzülmüştü. Yavuklusunu kaybetmiş aşıklar gibiy­di. Yine de ümidini kesmemişti. Haksız da değildi. Bir<br />
Bir akşam, bir ses duyup kapıya çkınca ve Beyaz Yele&#8217;nin gelmiş olduğunu gördüler. Bir hayli yarası vardı. Hemen yarasını sarmaya koyuldular. Görünen oydu ki, yaralı olduğu için, dost bildiği Folko&#8217;ya sığınmıştı. Folko ve kardeşleri çok sevinçliydiler.<br />
Artık at her akşam, Folko&#8217;nun yolunu gözlüyordu. Dostlukla­rı herkesin dilinde idi. Folko, yarası henüz iyileşmediği için ona binemiyordu. Ama, binmek ve gezmek için can atıyordu. Bir gün binmeye karar verdi. Ancak, atın üstüne atladığı an, at değişti ve silkinerek Folko&#8217;yu üstünden attı. Sonra da hızla koşarak gözden kayboldu. Vakit geldiğinde, yola koyulup, Antonyo&#8217;nun seyislik yapan arkadaşının evine geldiler. Orada Beyaz Yele&#8217;nin annesi olan kıs­rak vardı. Bu Fojko için tatlı bir sürpriz olmuştu. Sonra kasabaya gittiler. Her yer çok kalabalıktı, Folko &#8216;yu sir­ke götürdüler. Orada kovboylar ve atlar gösteri yapacaklardı. Folko birden heyecanlandı. Çünkü, Beyaz Yele&#8217;yi görmüştü. Gösteri bitince, at perdenin arkasından kayboldu.<br />
Folko, &#8220;Beyaz Yele&#8221; diyerek hemen koştu. Ancak, yanıldığını söylediler. Bu at, çok benzemesine rağmen, Beyaz Yele değildi.<br />
İki gün sonra döndüler. Folko, ümidini kesmemiş, Beyaz Yele&#8217;sİnİ arıyordu. Bu arada haranın patronu ise, sirk sahipleri iler azgın bir atın pazarlığım yapıyordu. Belliydi ki, patron Folko&#8217;ya verdiği sözü tutmayacaktı. Antonyo bu duruma itiraz edecek oldu ama patron patrondu. Yine de, ne yapıp yapıp bu durumu Folko&#8217;ya bildirecekti. Sabaha karşı, güç bela ata bindi ve Folko&#8217;nun kulübesine geldi. Folko İse çoktan kayığa binmiş ve Beyaz Yele&#8217;yi aramaya çıkmıştı. Antonyo&#8217;da arkasından bataklığa daldı.</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">O sabah, Beyaz Yele başına geçeceği sürüsünü arıyordu. Adamlar da onu. Ve gördüler. Beyaz Yele&#8217;nin etrafındaki sazlıkları, otları tutuşturarak çıkmasını beklemeye başladılar. Folko&#8217;da bunu görmüştü. Beyaz Yele&#8217;yi kurtarmak İçin ileri atıldı. Her tarafının yanmasına aldırış etmeden, alevler ortasında mahsur kalmış olan Beyaz Yele&#8217;nin yanına ulaştı ve sırtına atladı. Beyaz Yele, kurtarıcı­sına boyun eğmişti. Çocuk atı alevlerin üzerine sürdü. Kulağına bir şeyler fısıldadı. At ok gibi fırladı. Alevler yakmasına rağmen, dışarıya çıkmışlardı.<br />
Bütün bunları patron ve adamları da görmüştü. Önlerini kesmelerini emretti. Ama, aralarından hızla geçtiler. Kaçarak, ırmağın kenarına kadar geldiler. Bir müddet sonra Beyaz Yele, kendisini ırmağa attı.<br />
Bu arada, patron pişman olmuş bağırıyordu: &#8220;Dön, dön atı sana verdim&#8221;<br />
Her şey boştu. At ve Folko birbirine yapışık vaziyette, akıntı­ya kapılmış gidiyor, gidiyorlardı. Irmağın akıntılı suları kulağına bir ninni fısıldıyordu sanki&#8230;<br />
Her yer kazan, Folko ise kepçe Beyaz Yele&#8217;yi arıyordu. Yok, yok, yok. Folko&#8217;nun bu haline, haranın seyislerinden Antonyo&#8217;da üzülüyordu. Onu teselli etmek için, bayram zamanı kasabaya götüreceğini söyledi.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyat.tc/beyaz-yele/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>PETER PAN</title>
		<link>http://www.edebiyat.tc/peter-pan/</link>
		<comments>http://www.edebiyat.tc/peter-pan/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 03 May 2008 00:23:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap Özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[Yüz Temel Eser Özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[100 Temel Eser]]></category>
		<category><![CDATA[İlköğretim 100 Temel Eser]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyat.tc/peter-pan/</guid>
		<description><![CDATA[PETER PAN
&#160;
Yedi günlük Peter Pan&#8217;ın bir an önce büyümesini, annesi ve babası çok arzu ediyorlardı. Onun için yapacakları yaş günü kut­lamalarını iple çekiyorlardı. Peter Pan, bildiğimiz çocuklardan değildi. Büyük bir insanın bilgisi, tecrübesi ve olgunluğuna sahipti. En büyük dileği, rüya­sında gördüğü &#8220;Rüya Bahçeleri&#8221;ne gidebilmekti. Bu arzusu ona öyle bir güç verdi ki, kanadı olmamasına rağ­men, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="justify">PETER PAN</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">Yedi günlük Peter Pan&#8217;ın bir an önce büyümesini, annesi ve babası çok arzu ediyorlardı. Onun için yapacakları yaş günü kut­lamalarını iple çekiyorlardı. Peter Pan, bildiğimiz çocuklardan değildi. Büyük bir insanın bilgisi, tecrübesi ve olgunluğuna sahipti. En büyük dileği, rüya­sında gördüğü &#8220;Rüya Bahçeleri&#8221;ne gidebilmekti. Bu arzusu ona öyle bir güç verdi ki, kanadı olmamasına rağ­men, açık pencereden gök yüzüne doğru uçarak ve göz açıp kapayıncaya kadar, &#8220;Rüya Bahçeîeri&#8221;nin yumuşak çimlerinin üze­rine yavaşça düşüverdi. Artık Peter Pan&#8217;a ulaşmak isteyenler mektuplarını, &#8220;Rüya Bahçeieri-Peter Pan Adası&#8221; adresine gönder­meliydiler. Peter Pan&#8217;ı gören periler ve kuşlar &#8220;aramızda bir insanoğlu var, dikkat&#8221; diyerek ondan uzaklaşıyorlardı. Sadece, Salomon isimli karga ondan kaçınmamış ve dost olmuştu. Diğer kuşlar, Salomon&#8217;un emriyle, Peter Pan&#8217;a yiyecek getiriyorlar, o da onlara yuva yapmaları için, elbisesinden parçalar koparıp veriyordu. Gün geldi çırılçıplak kaldı. Ama üşümüyordu. Artık kuşlarla dosttu. Onlara kaval çalıyor, seslerini taklit ediyor, güzel yuvalar yapıyordu. Kuşlar da ona, elbirliği ile kayık şeklinde, bir yuva yaptılar. Peter Pan, kayığı ile perilerin yaşadığı yere gitti. İlk önce ona karşı hiddetle yaklaşan periler, sonra bebe­ğe benzediği için, onu çok sevmeye başladılar. Öyle ki, Peter&#8217;İn çaldığı kavalın ezgileri ile dans bile ediyor­lardı. Bir akşam, Peter kavalını o kadar güzel çaldı ki, &#8220;Perüer Kraliçesi&#8221; onun istediği iki dileği yerine getirmek zorunda kaldı. Birinci dileği, &#8220;annesini görmek&#8221; olduğu için, uçtu ve evlerinin açık penceresinden içeri girerek, uyuyan annesini gördü. Kadın­cağız, rüyasında yedi günlük iken kaybolan bebeğini gördüğü için ağlıyordu. Bir süre annesini okşadı. Sonra &#8220;tekrar geleceğim&#8221; diyerek, uçup gitti. Aylarca hep annesini ve evini düşündü.</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">İkinci dileği, yine &#8220;annesini görmek&#8221;ti. Bu defa uçup geldiği zaman evlerinin penceresinin kapalı ve demirli olduğunu görün­ce, cama yanaşıp &#8220;anneciğim ben geldim&#8221; diyerek ağlamaya başladı. Annesinin kucağında, küçücük bir bebek vardı. Ancak, ne yaptıy­sa, annesine sesini duyuramadı ve yeniden &#8220;Periler Ülkesi&#8221;ne dön­mek zorunda kaldı. Artık annesini göremeyecekti ama çok güzel günler geçirecekti. Toni ve Jeni isimli, dört ve altı yaşlarındaki iki kardeş, çoğu günlerini Veri Bahçeleri&#8217;nde geçiriyordular. Ancak, hep gündüzleri oynadıkları için, gece yaşayanları göremiyorlardı. Toni &#8220;bir gün kalacağım ve hep Veler Van&#8217;ı hem de diğer perileri göreceğim&#8221; diyordu. Kardeşi de kendisini teşvik ediyordu. Soğk bir kış günü, bahçede, dadıları ile birlikte geziyorlardı. Toni, &#8220;kararım kesin&#8221; diyordu. Ancak, bahçenin kapanış saati geldiğinde, cesur gözüken Toni koşarak bahçeden çıktı. Jeni bu işe çok bozuldu ve &#8220;ben kalırım&#8221; diyerek, bahçede bir yere saklandı. Dadısı ise, Toni ile beraber oldukları düşüncesinde olduğundan hiç etrafa bakmayı akıl edemedi. Jeni, bahçede bulunan ağaçların konuştuklarını ve yürüdük-lerinİ gördü. Ağaçlar da, onu gördüklerinde, &#8220;Bu kış günü, bu çocuğun burada ne işi var?&#8221; diye hayret ettiler. Jenio onlarla konuşa­rak, yürümelerine yardımcı oldu. Birlikte &#8220;Bebek Yolu Yokuşu&#8221;nu çıkarak,&#8221;&#8216;Veriler Bahçesi&#8221;ne vardılar. Bahçede, bir dük şerefine balo vardı. Yüzlerce genç peri dans ediyordu. Aralarında, kendilerini düke beğendirmek için bir yarış vardı. Jeni, yolda dük tarafından beğenilmedikleri için baloyu terk edenlere rastlamıştı.<br />
Kenardaki, su birikintisinin içine düşmüş bulunan bir periyi görünce, yardım edip, onu kurtardı. Peri, bahçeye giderken suya düşmüştü. Gönlünde dük ile evlenmek vardı. Nitekim, dük onu görünce, kalbine ateş düştü ve Maviş İsimli bu peri ile birlikte dans etmeye başladı. Bu durum, Jeni&#8217;nin çok hoşuna gittiği için, &#8220;Maviş harikasın!&#8221; diyerek perilerin içinden geçip onu kucaklama­ya kalkıştı. ^Yaptığı delilikti. Birden bire ışıklar söndü, müzik sustu, dans edenler durdular. Jeni insan olduğunu hatırlamış, ancak geç kalmıştı. Çok korktu ve haykırarak koşturmaya başladı. Yorulup, düşünceye kadar koştu. Yüzüne değen kar tanele­rini, annesinin öpücükleri; üzerini örten kar tabakasını ise yorganı sanıyordu. Bereket versin ki, perilere bir şey yapmamış, üstelik Maviş&#8217;i de ölümden kurtarmıştı. Maviş, Kraliçe&#8217;nin ayaklarına kapanarak, ona yardımcı olmalarını istedi. Periler de hep birlikte seferber olarak, yerinden kaldıramadıkları için, Jeni&#8217;nin yattığı yerde, onu korusun diye bir ev yaptılar. Jeni, sabah uyandığında önce kendisini evinde sandı. Sonra, her şeyi hatırlayarak evinden dışarı çıktı. Konuştukça ev kaybolu­yordu. Tamamen kaybolunca, ağlamaya başlamıştı ki, &#8220;Ağlama küçük kız, ağlama!&#8221; diyen Peter Pan&#8217;ın sesini duydu. İkisi konuşmaya başladılar. Peter&#8217;in anlattığı maceralar, Jeni&#8217;nin çok hoşuna gitmişti. Öyle ki, bahçede birlikte yaşamak konusunda anlaştılar. Ancak, biraz sonra bahçe kapılan açılınca, ayrılmaları gerektiğini anladılar. Peter, bu hüzünlü sahne nede­niyle gözlerini kapadı. Artık, her akşam Jeni&#8217;nin yolunu gözlüyordu. Ancak, dadısı ona göz açtırmadığı için, böyle bir şey mümkün olmadı.<br />
Jeni&#8217;nin yaşadığı maceraları ve Peter&#8217;i anlatması, Toni&#8217;yi kıs­kandırıyordu. Ancak, kibarlığı nedeniyle bunu belli etmiyordu. Jeni ise, Peter&#8217;e hediye etmek için bir mayo örüyordu. Akıllı bir kadın olan annesi, Peter&#8217;e bir keçi hediye etmesini söylüyordu.<br />
Sonra Jeni, Toni ve anneleri, &#8220;Rüya Bahçeleri&#8221;nin bulunduğu yere gittiler ve bağırdılar. Jeni, &#8220;Bir keçi getirdim Peter&#8217;e-Sırtına binsin diye&#8221; bağırdıktan sonra, gözleri kapalı, kollarını açarak üç defa döndü.<br />
Böylece hayali keçi gerçekleşmiş, Peter de onun sırtında, bahçede dolaşmaya başlamıştı.</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">Filip Ailesinin Jan, Misel ve Vendi isminde üç çocukları vardı. Bu üç kardeşin odaları resimli kitaplar ve çeşitli oyuncaklarla dolu idi. Vendi, annesine Peter Pan&#8217;ın odasına kaval çaldığını anlatıyordu. Annesi, kızının yanıldığını söylüyordu ancak, çocukların odasında bulduğu yapraklar neyin nesi oluyordu? Vendi, o yaprakların Peter&#8217;in üstünden düştüğünü iddia ediyordu. O gece, Bayan Filip, çocukların odasında fazla kalınca uyuklamaya başladı. Bu esnada açılan pencereden üze­rinde renkli yapraklar bulunan güzel bir çocuk görünmüştü. Ba­yan Filİp, sıçrayarak hemen uyanınca Peter Pan&#8217;ı tanımıştı. Şaşkın­lıktan bağırınca, köpekleri Nana içeri girip Peter&#8217;e saldırdı. Ancak, Peter çoktan kaçmıştı. Çocukların anne ve babaları, karşı komşuya gezmeye gittik­leri için, evde yalnız kalan çocuklar bir süre sonra uyumuşlardı ki, Peter odalarına girdi ve daha önce dökülen yapraklarını aramaya başladı. Vendi uyandı ve Peter&#8217;le konuştu. Yapraklan döküldüğü için ağlayan Peter&#8217;in yapraklarını iğne ve iplik getirerek, üstüne dikti. Peter buna çok sevindi ve ona bütün maceralarını anlatma­ya başladı. Vendi bu maceraları dinlemek değil, yaşamak istiyordu. Peter&#8217;in yardımıyla kardeşlerini de uyandırdı ve hep birlikte uçarak evden çıktılar.<br />
Bay ve Bayan Filip, köpekleri Nana&#8217;nm havlaması üzerine he­men eve koştular. Çocukların penceresine baktıklarında, uçuşan dört tane gölge gördüler. Kapıyı açınca da, boş odayla karşılaştılar. &#8220;Hayal Ülkesi&#8221; çocukların tahminlerinden çok daha uzakta idî. Günlerce uçtukları halde bir türlü varamamışlardı. Açlık, yorgunluk ve uykusuzluk nedeniyle çok zor durumda oldukları halde, Peter&#8217;e de bir şey soyleyemiyorlardı. Nihayet, &#8220;Hayal Ülke­si &#8220;ne varabildiler.<br />
&#8220;Hayal Ülkesi&#8221;nde periler, deniz perileri, vahşi hayvanlar, Kı­zılderililer, korsanlar ve kaybolmuş çocuklar yaşıyordu. Bunların İçerisinde en tehlikelileri reislerinin ismi &#8220;Çengel&#8221; olan korsanlar­dı. &#8220;Çengel&#8221; çocukların evini ele geçirmek için, onlara zehirli pasta yedirmeyi planlıyordu.<br />
Peter ve çocuklar &#8220;Hayal Ülkesi&#8221;nde yaşarlarken, bîr gün Ka­yıp Çocuklar&#8221;dan birisi, ok atarak Vendi&#8217;yi yaraladı. Ancak, öldügünü zannederek çok korktu ve üzüldüler. Çünkü, Peter hepsinin reisi idi. Ölmediğini anlayınca, sevinip ona bir ev yapmaya başla­dılar. Vendi iyileşip ayağa kalkınca, evini çok beğendi. O günden sonra da çocukların isteklerini kıramayarak, onların annesi oldu.<br />
Akşam oldu mu, hepsi Vendİ&#8217;nin anlattığı hikâyeleri dinleye­rek ağaçların altındaki evlerinde uyuyorlardı. Peter de geceleri, kılıcını çekip, Vendİ&#8217;nin evinin önünde nöbet tutuyordu.<br />
Peter, küçük Filiplenn, diğer çocuklarla birlikte yer altındaki evde kalmalarını istemişti. Bir oda olan ev, çok genişti. Böyle ka­labalık bir evle uğraşmak Vendi&#8217;yi bayağı meşgul ediyordu. Ama o hayatından memnundu. Bazen evini ve anne, babasını Özlediği oluyordu. Ancak, ne zaman isterse döneceğinden emin olduğu için fazla önemsemiyordu.<br />
Peter, sık sık Kızılderililerle ve korsanlarla savaşıyordu. Bu nedenle bazı kereler eve geldiğinde, bir yerinden yaralı olduğu görülüyordu. Zaman zaman, tüm çocukların birlikte yaşadıkları maceralar da oluyordu. Vendi sıkı sıkıya tembihlediği için, korsan­ların şuraya buraya serpmiş bulundukları pasta parçalarına, hiç­bir çocuk elini sürmüyordu.<br />
Bir yaz günü çocuklar &#8220;Zenciler Kayası&#8221;nm üzerinde oturur­larken, korsanların geldiğini görüp, hemen saklandılar. Korsanlar, esir aldıkları bir Kızılderili prensesi, getirip kayaların üzerine bıraktılar. Peter ve çocuklar, Prenses&#8217;i kurtarmak için harekete geçtiler. Sonra, korsanlarla çocuklar arasında büyük bir savaş oldu. Sonunda, timsahı gören korsanların reisi, kaçmaya karar verdi. Vendi bayıldığı için, tüm bu olanları görememişti. Kendine geldiğinde İse, bulunduğu kayanın etrafındaki sular yükselmeye başlamıştı. Peter hemen onun yardımına koştu. Ancak, sular öyle yükselmişti ki bir şey yapmaları zordu. Uçurtmanın kuyruğuna Vendi&#8217;yi bağlayarak onun kurtulmasını sağladı. Peter ise korku­suzca ölümü bekliyordu ki, Hayali Kuş&#8217;un yardımıyla kayalardan kurtulmayı başardı. Böylece, bütün çocuklar yeniden yuvalarında buluştular.<br />
O günden sonra, Kızılderililer çocuklarla dost olmuşlardı. Korsanlar, çocuklara kötülük yapmasınlar diye, her gece evlerinin önünde nöbet tutuyorlardı.</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">Bir akşam Venâi, çocuklara masal olarak Filip Ailesini anlatın­ca, Peter onun ve kardeşlerinin evlerinin çok özlemiş olduklarını anladı. Kızılderililere, onları evlerine götürmeleri için emir verdi. Diğer çocuklar, Vendi&#8217;den ayrılmak istemiyorlardı. Vendİ onların da gelebileceğini söyledi. Peter&#8217;in gelmesini ise hepsinden çok istiyordu. Ancak, Peter çocukların isterlerse gidebileceğini, kendi­sinin ise burada kalmak istediğini belirtti. Tüm çocuklar hazırlanmışlardı ki, korsanların saldırısına uğ­radılar. Kalleşlikle Kızılderilililere saldıran korsanlar onların ço­ğunu etkisiz hale getirmişlerdi. Sonra da hile ile, evlerinden çıkan Çocukları birer birer yakalayıp, bağladılar. Peter, aşağıda kalmıştı. Çengel, aşağı indi ve onun uyuduğunu gördü. Ne yaptıysa kapıyı açamadı. Ama, ilacına zehir katıp yukarı çıktı. Artık &#8220;iş tamam&#8221; diyordu. Peter, ertesi gün saat ona kadar uyudu. Uyandığında, Peri Çflm&#8217;mn kapısını çaldığını gördü. Peri Çan olan her şeyi Peter&#8217;e anlatınca, Peter hemen hazırlığını yaptı. İlacını içmek üzere iken, Peri çan, &#8220;içme!&#8221; diye haykınp, Çengel&#8217;in konuşmasını aktardıysa da, inanmayıp içmek için elini uzattı. Peri Çan ondan önce davra­narak ilacı içti ve anında öldü. Peter hemen &#8220;Perilere inanan dünya çocukları, seslenin&#8221; diye bağırdı. Dört bir yandan sesler duyulmaya başlayınca, Peri Çan yeniden dirilip, ayağa kalktı. Sonra, Peter çocukları kurtarmak için yola düştü. Kar, bütün izleri kapatmıştı. Bu nedenle timsahı buldu ve onu takip etmeye başladı. Çünkü, biliyordu ki, timsah da Çengel&#8217;in düşmanı idi.<br />
Korsanların karargâhı Şenkaya&#8217;da bir nöbetçi bile yoktu. On­lara saldıracak kimse kalmadığı için, gayet rahat ve korkusuzdu­lar. Çengel, çocukları karşısına dizdirmiş, durmadan nasıl hakla­rından geleceği konusunda nutuklar atıyordu. Vendi&#8217;yİ de çağırttı ve bir anne olarak çocuklara son sözünü söylemesini istedi. Vendİ, &#8220;Sevgili Evlatlarımı, size son sözlerim gerçek annelerinizin sözleri ola­caktır. Eğer onlar burada olsalardı, çocuklarımız mertçe Ölmesini bilirler, derlerdi&#8221; diye konuşunca, kaptan deliye döndü ve Vendi&#8217;yİ gemi­nin büyük direğine bağlanmasını emretti. İşte bu anda, timsahın ayak sesleri duyuldu. Kaptan Çengel, korkudan hemen adamları­nın arkasına saklandı. Peter, çocukları ve Vendi&#8217;yİ kurtardı. Sonra, şiddetli bir savaş oldu. Kaptan Çengel tek başına kalmıştı. Sonunda o da Peter&#8217;in kılıç darbesini yedi ve kurtuluşu denize atlamak­ta buldu. Ancak yanıhyordu. Çünkü, aşağıda timsah onu bekliyordu. Hemen, Çengel&#8217;i yuttu. Şimdi korsanların kalesinde çocuklar vardı. Hepsi, korsanlar gibi giyinmişlerdi. Tabii ki, kaptanları Peter&#8217;di. Bu arada, Bayan Pilıp çocuklarından ayrı olduğu için çok üz­gündü. Fakat, bir gün geleceklerinden emin olduğu için, hep pen­cereyi açık bırakıyordu. Peter&#8217;de, bunu bildiği için, Vendi ve kar­deşlerine hazır olmalarını söyledi. Sonra da, &#8220;Çan, uçuyoruz&#8221; diye bağırdı ve uçtular.  Eve geldiklerinde, anneleri piyano çalıyordu. Vendİ, annesi heyecanlanmasın diye, ilk önce kardeşlerini yataklarına yatırdı. Biraz sonra, Bayan Filip adaya girince, üç çocuğu sıçrayıp boynuna sarıhncaya kadar rüya gördüğünü sanıyordu. Çocuklar için de, &#8220;Hayal Ülkesi&#8221; ne kadar güzel olursa olsun, evin yerini tutmazdı. Peter pencereden bu manzarayı seyrediyordu. Bay ve Bayan Filip, diğer çocukları da evlat edinmeyi kabul ediyorlardı. Peter&#8217;i de istiyorlardı, ancak o yanaşmıyordu. Her yıl birbirlerini göreceklerine dair sözleştiler. Tabii ki, Peter&#8217;in gelmesi gerekiyordu. Peter, iki sene sonra bir uğradı. Bir daha, gözükmedi. Aradan on beş yıl geçmiş, çocuklar büyümüşler, Vendi ev­lenmiş, üstelik bir de kızı olmuştu. Kızı, Peter Pan&#8217;ın hikâyelerini çok seviyor, hepsini ezbere biliyordu. Bir akşam, Peter geldi ve Vendi&#8217;yİ bahar temizliği için götürmek istedi. Fakat isteği müm­kün değildi. Çünkü, Vendi hem uçamıyor, hem de çocuğunu bırakamıyordu. Peter, bunun üzerine çok ağladı. Vendi onu avut­maya çalışıyordu. Bu arada kızı uyandı ve Vendİ, bir haftalığına kızına izin verdi.<br />
Zaman çabuk geçiyordu. Vendi yaşlanmış, kızı büyümüş, üs­telik çocuğu da olmuştu. Peter geldiği zaman, artık torununu &#8220;Hayal Ülkesi&#8221;ne götürüyordu. Onlar, Peter Pan&#8217;ın unutulmaz dostlarıydılar&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyat.tc/peter-pan/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>UÇAN SINIF</title>
		<link>http://www.edebiyat.tc/ucan-sinif/</link>
		<comments>http://www.edebiyat.tc/ucan-sinif/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 03 May 2008 00:26:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap Özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[Roman Özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[Yüz Temel Eser Özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[100 Temel Eser]]></category>
		<category><![CDATA[İlköğretim 100 Temel Eser]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyat.tc/ucan-sinif/</guid>
		<description><![CDATA[UÇAN SINIF
KONUSU: Rıfat İlgaz&#8217;ın &#8220;Hababam Sınıfı&#8221;na çok benzeyen bir sınıf anlatılmaktadır. Çocuklar, tüm yaramazlıklarına rağmen, temiz ve dürüsttürler. Onları da ancak, aynı sıralardan geçmiş olanlar anlayabilirler.
&#160;
Yer yatılı bir lisedir. Kahramanlarımız edebiyat meraklısı Johnny Trotz, sınıf birincisi Martin Thaler ve karnı her zaman aç olan Matthias Selbmann, Fridolin, Uli ve daha birçokları&#8230; Kah­ramanlarımızdan Matthias ne kadar [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="justify">UÇAN SINIF<br />
KONUSU: Rıfat İlgaz&#8217;ın &#8220;Hababam Sınıfı&#8221;na çok benzeyen bir sınıf anlatılmaktadır. Çocuklar, tüm yaramazlıklarına rağmen, temiz ve dürüsttürler. Onları da ancak, aynı sıralardan geçmiş olanlar anlayabilirler.</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">Yer yatılı bir lisedir. Kahramanlarımız edebiyat meraklısı Johnny Trotz, sınıf birincisi Martin Thaler ve karnı her zaman aç olan Matthias Selbmann, Fridolin, Uli ve daha birçokları&#8230; Kah­ramanlarımızdan Matthias ne kadar iri ise, Uli de o kadar ufak tefekti&#8230; Her an bir şamata, her an bir gırgır yapmak için fırsat kollayanlar çoğunlukta olduğundan, gülmek ve kendine gül-dürtmemek için sürekli dikkat göstermek gerektiğinin bilincinde (!) olan öğrencilerin çokluğundan; kavgasız, şamatasız, gürültü­süz nerede ise bir dakika bile geçtiği görülmemiştir. Hemen her okulda olduğu gibi, üst sınıflar İle alt sınıflar arasındaki çekişme­lerden doğan kavgalar ve hır-gürler de İşin cabası&#8230;<br />
Kavgalar, sadece alt ve üst sınıflar arasında olarak sınırlı de­ğildi. Ayrıca, diğer okulların öğrencileri ile de sık sık yapılırdı.<br />
Kısacası diyebiliriz ki, &#8220;Uçan Sınıf, Almanya&#8217;da bir okulun<br />
&#8220;Hababam Sımfı&#8221;dır.</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">Kahramanlarımız, Noel kutlamaları için spor salonunda ser­gilenecek olan, Johnny&#8217;nin yazdığı &#8220;Uçan Sınıf İsimli oyun için hazırlanıyorlardı. Oyun, beş perdeden oluşuyor ve deyim yerindeyse ileriye yönelik bir kehanete dayanıyordu. Belki de ileride uygulanacak bir Öğretim yöntemini vurguluyordu. İlk perdede, bir lise öğretmeni coğrafya dersini yerinde işlemek için bütün sınıfla birlikte uçakla yola çıkıyordu&#8230; İkinci perdede uçak Vezüv Yanardağları&#8217;ndaki kraterlerin kenarına iniyordu&#8230; Üçün­cü perdede sınıf, Gize&#8217;deki piramitlerin yakınına iniyordu&#8230; Dör­düncü perdede &#8220;Uçan Sınıf Kuzey Kutbu&#8217;na iniyordu. Öğretmen­lerinin yaptığı bir yanlışlık sonucu uçağın irtifa dümeni bozuldu­ğu için, beşinci ve son perdede göğe çıkıyorlardı. Gökte Petrus</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">onları bekliyordu&#8230; Petrus büyülü formülü söylüyor ve yere ini­yorlardı&#8230;<br />
Tabiî her perdede, yapılan gösteriler bununla sınırlı değildi. Örneğin, üçüncü perdede, kahramanlarımız gazetelere uydudan fotoğraflar gönderiyorlardı.<br />
J.<br />
Kahramanlarımızın sık sık ziyaret ettikleri &#8220;Sigara İçmez&#8221; is­mini taktıkları bir adam vardı. Sigarayı da fosur fosur içerdi. Al­man Demiryolları&#8217;ndan satın aldığı bir vagonda yaşıyordu. Vago­nun kapısında &#8220;Sigara İçilmez&#8221; levhası olduğu gibi durduğu için, bu ismi takmışlardı. Çocuklar bu adamı en az öğretmenleri kadar seviyorlardı.</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">Bir gün rakip okulun öğrencileri, bir öğretmenin oğlunu re­hin almışlar, ayrıca birçok öğrencinin defterlerine de el koymuş­lardı. Yine bir savaş zamanı gelmişti. Savaş sloganları &#8220;Çelik Bir­lik&#8221; idi. Önce bir elçi göndermeyi kararlaştırdılar. Elçi Sebastian, rakip okulun elebaşının evine gitti. Arkadaşlarının serbest bıra­kılması ve defterlerinin geri verilmesi taleplerini iletti. Kabul e-dilmedi. Gruplar savaş düzeni aldılar. Tam kavga başlayacaktı ki &#8220;Sigara İçmez&#8221; ortaya çıktı ve böyle kavga ederlerse polisin ve okul idarelerinin her şeyden haberdar olacağını ve başlarının belaya gireceğini söyledi. Önerisi, her okuldan birer kişinin yum­ruklu düello etmesi, yenilenin yenenin şartlarına uyması İdi. İki taraf da bunu kabul etti.<br />
Karşı tarafın kavgacısı Wawerka, bu tarafınki ise Matthias i-di. Kısa bir kavgadan sonra, Matthias rakibini yenmişti. Ancak, karşı tarafın öğrencileri sözlerinde durmadılar. Yeniden savaş düzeni alındı. Kar topu stoklan arttırıldı. Herkes &#8220;Hücum!&#8221; emrini bekliyordu. Nitekim birdenbire kartopu yağmuru başladı. Bu arada Martin, Johnny ve Sebastian rehineyi kurtarmanın peşin­deydiler. Nitekim rakip okulun elebaşısının apartmanlarının kö­mürlüğünde, başında iki nöbetçi olan arkadaşlarını kurtardılar. Ancak defterler yanıp, kül olmuştu. İki nöbetçiyi bağlayıp, hızla savaş alanına döndüler.</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">Günlerdir yağan kar durmuş, Noel&#8217;e ise sadece bir iki gün kalmıştı. Okul müdürünün odasında, hesap veriyorlardı. Bay Bökh, öğrencilerini çok seviyordu. Onlara geçmişte yaşanmış bir hikâye anlattı:<br />
&#8220;Bundan yirmi yıl önceydi, Dokuzuncu sınıfta cesur ve çalışkan bir öğrenci vardı. Haksızlıklar karşısında tıpkı Martin Thaler gibi öfke­lenirdi. Gerekirse Matthias gibi dövüşürdü. Uli gibi evini özlerdi. Sebastian gibi aklı başında kitaplar okur, Janathan gibi bahçede saklanır­dı. Bir gün bu çocuğun annesi çok hastalandı. Okuldan kaçarak annesini görmeye gitti. Dönüşte yakalandı. Dışarı çıkmama cezası aldı. Yine kaçtı, yine annesini görmeye gitti. Yine yakalandı. Bu sefer sınıf öğret­meni dört hafta dışarı çıkmama cezası verdi. Yine kaçtı, annesini görmek için. Yakalandı, bu sefer müdür tarafından oda hapsi ile cezalandırıldı. Yine kaçtı, nasıl mı, bir arkadaşı onun yerine hapis yatmayı kabul ettiği için. Arkadaşıyla arası çok iyiydi. Okul bittikten sonra da görüşmeye devam ettiler; ama arkadaşının bir kaza sonucu ailesini kaybetmesiyle ortadan kaybolması bir oldu. O gün bugündür de onu görmedi.&#8221;<br />
Hikâyeye dönersek; &#8220;müdür, çok öfkelenmişti. Diğer çocuk her şeyi anlatınca, olayı anladı ve iş tatlıya bağlandı. Bu öğrencinin kim olduğunu biliyor musunuz!&#8221; diye sorunca, hepsi birden &#8220;Sizsiniz.&#8221; diye cevap verdiler. &#8220;Sizi gidi haylazlar, toz olun gözümün önün­den1.&#8221; diyerek hepsini gönderdi.<br />
Çocukların hepsinin sınıf öğretmenlerine olan saygı ve sevgi­leri bir kat daha artmıştı. Aralarında, arkadaşı için oda hapsini kabul eden kişinin kim olduğunu konuştular ve buldular: &#8220;Sigara İçmez.&#8221;</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">Profesör Kreuzkam&#8217;a defterlerin yakıldığını anlatmak zo­runda kaldılar. Bu arada, bazı yaramazlar, küçük Uli&#8217;yi, sınıfın çöp sepetinin içine koyup, duvara asmışlardı. Profesör, hepsine cezayı verdi: &#8220;İşlenen her suçta, suç sadece o suçu işleyende değildir, suçun işlenmesini engellemeyen de suçludur.&#8221; cümlesini beşer kez yazacaklardı.<br />
Uli, kendisine korkak ve çelimsiz denmesine sürekli kızıyor­du. Son olay, iyice kafasını bozmuştu. Sepet olayından bir gün  sonra, elinde şemsiye ile ikinci kattan, bahçenin karlı zeminine atladı. Herkes şok olmuştu. UH, ne kadar cesur olduğunun mesa­jını böyle vermişti. Neyse ki, sadece sol ayağı kırılmış, biraz da kabarga kemikleri ezilmişti o kadar. Ama, Noel&#8217;de ailesinin yanı­na gidemeyecekti.<br />
Bu arada çocuklar yaptıkları bir planla Justus lakabını taktık­ları öğretmenleriyle Sigara İçmez&#8217;i buluşturdular.Tahminleri doğ­ruydu. Öğretmenin bahsettiği kayıp arkadaş, Sigara Içmez&#8217;in ta kendisiydi.<br />
Martin, annesinden gelen mektubu okul postasından aldı. Annesi, mektupta yol parası olan sekiz lirayı gönderemediğini, babasının işsiz olduğunu, ne olursa olsun cesur ve dayanıklı ol­masını, asla ağlamaması gerektiğini yazıyordu. Beş liralık da pos­ta pulu göndermişti.<br />
Oysa kî Martin mektubu okuduktan sonra &#8220;Benim Güzel An­neciğim&#8221; diyerek ağlıyordu.<br />
Uli&#8217;nin bu atlayışı, Noel&#8217;de oynayacakları piyesi tehlikeye sokmuştu. Sekizinci sınıftan bir öğrenci buldular.<br />
Akşam, Justus bütün öğrencileri toplayarak, onlara Uli&#8217;nin yaptığı şekilde cesaretin ispati an amayacağım söyledi. Ayrıca, öğrencilerden, bir akşam için kendisine izin vermelerini, bu süre zarfında da uslu olmalarını rica etti. Sigara Içmez&#8217;in piyano çaldı­ğı barda bir bira içecekti.<br />
Kent uzaktaydı. Yine de yürüdü. Tabelasında &#8220;Son Damlasına Kadar&#8221; yazan lokantadan İçeri girdi. &#8220;Sigara İçilmez&#8221; bil masada oturmuş kendisini bekliyordu. Kucaklaştılar. Konuşmalarının büyük bölümünü kahramanlarımız oluşturuyordu. İkisi de bu çocuklar okuldan mezun olmadan, yerlerinden ayrılmamakta kararlı olduklarını birbirlerine söylediler.<br />
Gece yarısından sonra, kenti bir baştan geçerek döndüler. Yanlarında, yirmi yıllık hatıraları da beraber yürüyordu.<br />
Okulun son günü idi. Çoğu öğrenci, noel İzni için bavulları­nı bile toplamıştı. Martin, Noel&#8217;de gidemeyeceğini hiç kimseye</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">söylememişti. Okulda kalmak (sadece Johnny&#8217;e serbestti, o da ailesi olmadığı için) yasaktı. Bakalım ne olacaktı?<br />
Yine, bu akşam piyes de oynanacaktı, önceden iki prova da­ha yapıp iyice hazırlandılar. Sonra, hep birlikte Uli&#8217;yi ziyaret edip, ona moral verdiler.<br />
Nihayet piyes vakti geldi. Çok güzel oynadılar. &#8220;Sigara içmez&#8221; de seyirciler arasındaydı. Sonra Justus, asıl mesleği doktor­luk olan &#8220;Sigara İçmez&#8221; in, bundan böyle okul doktoru olarak gö­rev yapacağını söyleyince, çocuklar &#8220;Hurra&#8221; diye havaya fırladı­lar. Çok güzel bir akşam geçirmişlerdi.<br />
Gece, Justus ve Sigara İçmez, beraber yatakhaneleri gezer­ken, Martin&#8217;in bir şeyler mırıldandığını fark edip, biraz eğildiler. Uykusunda, &#8220;Ağlamak kesinlikle yasaktır.&#8221; diye sayıklıyordu.<br />
24 Aralık günü, ortalık tam bir ana baba günü İdi. İnenler, çıkanlar, koşturanlar&#8230; Matthias, Uli&#8217;ye veda etti. Johnny, UU ile beraber kalacak diye seviniyordu. Martin ise hiç gözükmemişti.<br />
Bütün el ayak çekilmiş, Justus son kontrol gezintisini yapı­yordu. Martin&#8217;i gördü. Sıkıştırınca, Martin hıçkıra hıçkıra ağla­maya başladı. Olup biteni öğrenince, zorla ona para verip evine gitmesini söyledi. Martin&#8217;in eski keyfi yerine gelmişti. Uli&#8217;nin yanına çıkınca, anne ve babasının ziyarete gelmiş olduklarını gördü. Hepsi ile vedalaştı.<br />
Noel akşamı, her tarafta koyu bir kış hüküm sürüyordu. Martin&#8217;in anne ve babası, camın önünden hem dışarıya bakıyor, hem de sohbet ediyorlardı. &#8220;Martın ne yapıyor acaba?&#8221; dedi, annesi. Babası da &#8220;Umarım ağlamıyor dur.&#8221; deyince, &#8220;Bana söz vermişti, ağlamayacaktı, gerçi ben de hep ağladım ya&#8230;&#8221;<br />
Kapı çalar gibi oldu. Bir daha&#8230; Kim olabilirdi acaba? Kadın kapıyı açtı, Martin karşısındaydı. Sevinçleri görülmeye değerdi.<br />
Martin&#8217;in kendi eliyle, öğretmenine yaptığı kartpostalın ar­kasına babası şunları yazdı: &#8220;Sayın Bökh, bize verdiğiniz bu canlı Noel armağanı için size sonsuz teşekkürler&#8230;&#8221;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyat.tc/ucan-sinif/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>YAĞMUR YAĞDIRAN KEDİ</title>
		<link>http://www.edebiyat.tc/yagmur-yagdiran-kedi/</link>
		<comments>http://www.edebiyat.tc/yagmur-yagdiran-kedi/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 03 May 2008 00:31:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Roman Özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[Yüz Temel Eser Özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[100 Temel Eser]]></category>
		<category><![CDATA[İlköğretim 100 Temel Eser]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyat.tc/yagmur-yagdiran-kedi/</guid>
		<description><![CDATA[YAĞMUR YAĞDIRAN KEDİ
&#160;
Yağmur Yağdıran Kedinin Ayağı:
&#160;
Alfonso isimli büyük kediyi, akşamüzeri, ayağını kulağının üzerinden geçirirken görünce, &#8220;Yağmur yağacak.&#8221; dediler. Gerçek­ten de, bir gün sonra gün boyu yağmur yağdı. Büyükler tarlaya çalışmaya gidemedikleri için Öfkeliydiler. Oynayan çocuklara bakıp bakıp söyleniyorlardı. Kediye de kızıyorlardı: &#8220;Ambarlarda fareler cirit atıyor, bu burada yan gelmiş yatıyor.&#8221; diyorlardı.
Çocuklar oyun oynarken, yüzyıllık çini [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="justify"><span style="color: black">YAĞMUR YAĞDIRAN KEDİ<o:p></o:p></span></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><strong><span style="color: black">Yağmur Yağdıran Kedinin Ayağı:</span></strong><span style="color: black"><o:p></o:p></span></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><span style="color: black">Alfonso isimli büyük kediyi, akşamüzeri, ayağını kulağının üzerinden geçirirken görünce, &#8220;Yağmur yağacak.&#8221; dediler. Gerçek­ten de, bir gün sonra gün boyu yağmur yağdı. Büyükler tarlaya çalışmaya gidemedikleri için Öfkeliydiler. Oynayan çocuklara bakıp bakıp söyleniyorlardı. Kediye de kızıyorlardı: &#8220;Ambarlarda fareler cirit atıyor, bu burada yan gelmiş yatıyor.&#8221; diyorlardı.<br />
Çocuklar oyun oynarken, yüzyıllık çini tabağı kırdılar. Aile­leri onlara oyun oynamayı, yemek yemeyi yasakladıkları gibi, yarın yağmur yağmazsa, yaşlı Melina teyzeye bir kavanoz reçel götüreceklerini de eklediler.<br />
Alfonso bulunduğu yerden: &#8220;Bir tabak için bu kadar ceza çok.&#8221; dedi. Büyükler, &#8220;Hep aynısınız, birbirinizi tutuyorsunuz.&#8221; deyince, Alfonso&#8217;da &#8220;Şayet böyle konuşursanız, ben de giderim.&#8221; deyip, pence­reden dışarı çıktı. Çocuklar, <a href="http://www.edebiyat.tc/yagmur-yagdiran-kedi/"><span style="color: black">yağmur yağdıran kedi</span></a>yi odunlukta buldular. Kediye, &#8220;Alfonso, sen yağmur yağdırırsan Melİna teyzeye gitmeyiz.&#8221; dediler. Alfonso kabul etti ve elini kulağının arkasından belki elli defa geçirdi ve &#8220;Yarın öyle bir yağmur yağacak ki, köpekler bile dışarâa kalamayacak.&#8221; dedi.<br />
Akşam yemeğinde büyükler hep Melina teyzeyi konuştular. Çocuklar ise kendi aralarında kıs kıs gülüyorlardı.<br />
Ertesi gün şiddetli bir yağmur yağdığı için, kızları Melina teyzeye gönderemediler. Bir gün sonra yine aynı şekilde&#8230; Bunun üzerine, büyükler işi inada bindirdiler. Bu arada, tembelliğini bahane ederek, Alfonso&#8217;yu terlik ve süpürge ile bir güzel dövdü­ler.<br />
O da, &#8220;Kedilik onurum üzerine söz veriyorum ki, buna pişman olacaksınız.&#8221; dedi.<br />
Tam sekiz gün yağmur yağdı. Halen de yağmaya devam ediyordu. Büyükler baktılar ki başka çare yok, yağmura rağmen işlerini yapmaya koyuldular. İstasyona patates götürmek için çuvalları hazırladılar. Çocuklardan Marinet&#8217;le Deflin, büyüklerin bir başka çuval daha hazırladıklarını ve Alfonso&#8217;ya manalı manalı<br />
baktıklarını görünce kuşkuya kapıldılar. Hele hele iki kiloluk bir taşı da çuvalın yanında görünce, o zaman işi anladılar. Büyüklerin niyeti Alfonso&#8217;dan kurtulmaktı. Nitekim, Alfonso&#8217;yu yakalayıp, çuvalın içine koydular ve ağzını bağladılar. &#8220;Madem ki devamlı yağmur yağdırıyor, suyu bu kadar çok seviyorsun, o zaman ömür boyu suyun içinde kalacaksın.&#8221; diyorlardı. Çocuklar, ağlayıp sızladılar, ancak büyükleri kararlarından vazgeçiremediler. Bu arada, saat sekiz olduğu için, trene gecikeceklerinden, büyükler çuvalı öyle bırakıp, &#8220;Biz gelinceye kadar, ağzını açmak yok. Yoksa ölünceye kadar Melina Teyze&#8217;nin yanında kalırsınız.&#8221; deyip gittiler.<br />
Çocuklar hemen çuvalın ağzım açtılar. Alfonso, çocukların kendisi için gösterdikleri bu sevgiden dolayı mutluydu. Ancak, onların daha fazla eziyet görmesini de istemiyordu. Bu nedenle, tekrar çuvalın içine girdi.<br />
Çocuklar bunun üzerine, çiftlikteki bütün hayvanlara akıl danışmaya gittiler. Alfonso&#8217;da yanlarındaydı. Horoz hariç, bütün hayvanlar Alfonso&#8217;nun kurtulması için düşüncelerini söylüyorlardı. Bu arada vakit öğlene yaklaşmış, büyüklerin gel­mesi yaklaşmıştı. Alfonso ise kaybolmuştu.<br />
Biraz sonra, Alfonso ağzında bir fare ile geldi ve fareyi çuva­lın içine koydu. Hep birlikte fareye, &#8220;Alfonso canını bağışladı. An­cak, sen de çuvalın içindeki kütüğün üzerinde devamlı yürüyeceksin ki, seni Alfonso zannetsinler. Tam dereye atılacağın sırada köpek havlamaya başlayacak ve sende çuvalın dibinde bıraktığımız küçük deliği büyütüp kaçacaksın.&#8221; dediler. Fare kabul etti.<br />
Büyükler geldiler, çuvalın altındaki dolapta da Alfonso var­dı. Bir süre büyüklere kafa tuttuktan sonra, onları kızdırdı ve onlarda çuvala terliklerle vurmaya başladılar. Ses kesilmişti. Bir yığın konuşmadan sonra, torbayı alıp gittiler. Fare başarıyla kaçtı ve ambarda çocukların yanına geldi. Tabii, Alfonso da oradaydı.<br />
Büyükler döndüklerinde, çocukların neşe işinde sofrayı ha­zırladıklarını görünce işkillendiler. Bu sefer de büyükler, Alfonso için üzülmeye, çocukları da neşeli oldukları için eleştirmeye baş­ladılar. Hatta gözyaşları bile döktüler.<br />
Ertesi gün, hava günlük güneşlik olduğu için, her şeyi unu­tup, işlerine daldılar. Küçükler ise her fırsatta Alfonso&#8217;nun yanına gidip, onunla oynuyorlardı. Böylece, aradan on beş gün geçti. Bir ara Horoz Alfonso&#8217;yu gördüğünü söyledi. Büyükler, kafayı yedi­ğini sanarak onun yenmesi gerektiğine karar verip, kesip yediler.<br />
Neredeyse iki aydır hiç yağmur yağmıyordu. Büyükler ku­raklıktan dolayı büyük endişeye kapıldılar. Bir hafta daha yağmur yağmasa, her şey yanıp kavrulacaktı. &#8220;Ah Alfonso, ah! Neredesin?&#8221; demeye başladılar.<br />
Bir gün sabah, çocukları kaldırmak İçin odaya girdiklerinde, yatağın altından Alfonso&#8217;nun kuyruğunu görünce, çocuklar da her şeyi anlatmak zorunda kaldılar. Büyüklere de bu saatten son­ra kabullenmek kalıyordu.<br />
Ertesi gün, çok güzel bir yağmur yağdı. Artık, her taraf yeni­den yeşillenecek, tarlalar susuzluktan çatlamayacaktı.<o:p></o:p></span></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><strong><span style="color: black">Kara Horoz:</span></strong><span style="color: black"><o:p></o:p></span></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><span style="color: black">Deflin ile Marinet, okula giderlerken yolları üzerinde bir Ka­ra Horoz gördüler. Horoz, onlarla konuşmak istememesine rağ­men, ısrarla konuşmaya çalıştılar. Sonuçta, horoz üç gece üst üste kümeste kendisini yemek için gelen tilki ile hesaplaşmak için ormana gittiğini söyledi. Çocuklar, okulu unutmuşlar, Horoz&#8217;la birlikte gitmeye karar vermişlerdi. Horoz&#8217;un yiğitliğini görmek istiyorlardı. Horoz da iki de bir duruyor, Tilki&#8217;yi görünce ne ya­pacağı konusunda el kol hareketleri ile karışık gösteriler yapıyor­du. Fakat ormana yaklaştıkça, ayakları geri geri gitmeye başladı. Bahaneler üreterek bu işten vazgeçmeye çalışıyorsa da, çocuklar kararlıydılar. Ancak, ormanın yanına gelince Horoz, &#8220;Ben burdan şu Tilki&#8217;yi bir gözetleyeyim hele ne yapıyor?&#8221; diyerek, çocukların da yardımıyla, akasya ağacının tepesine çıktı. Çocuklar da yollarına devam ettiler.<br />
Beş dakika sonra, güzel çilek ağaçlarını görünce kendilerin­den geçtikleri için, yanlarına yaklaşan tilkiyi görmediler. Tilki, sevecen bir şekilde, &#8220;Bakıyorum okulu asmışsınız, bari üstünüzü kirletmeyin de anneniz kızmasın.&#8221; dedi. Bir süre sohbet ettikten son­ra, Tilki çocuklara veda ederek, ormanın çıkışına doğru yürüdü. Çocuklar, &#8220;Gitmeyin, orada hesabınızı görmek için ve hızla ormanın girişine doğru koştu. Horozu ağaçta görünce, altına yanaşıp onunla konuşmaya başladı. Niyeti, horozu yemek­ti. Ama daha sonra aklına başka bir fikir geldi ve horozu kandır­maya başladı. Onun diğer arkadaşlarının kurtarıcısı olduğunu, efendilerinin çok acımasız olduklarını ve sürekli onları yedikleri­ni, oysa ormanda onların sağladığından daha çok yemek olduğu­nu söyleyerek arkadaşlarının hepsini toplamasını ve hep beraber ormana kaçmalarını öğütledi.<br />
O sırada yanlarına gelen çocukları da kurnazlığıyla kandırıp, bu düşüncenin doğru olduğuna ikna etmiş ve kısa sürede köydeki tüm tavuklar ve horozlar ormana toplanmışlardı. Tilki, bunları büyük bir sevecenlikle karşıladı.<br />
Zaman geçtikçe, aralarından bir ikisi eksilmeye başlamıştı. Bu arada tilki de bayağı semiz hale gelmişti.<br />
Kara horoz bu durumdan şüphelenmeye başlamıştı. Ziyare­tine gelen Deflin ve Marinet&#8217;e de bir şey söyleyemiyordu. Ama bir gün, tilki gelen arkadaşlarına ziyafet çekmek için on iki hayvanı birden yok edince, Belfin ve Marinet geldiklerinde Kara Horoz&#8217;u gözyaşları içinde buldular. Hemen, kalan bütün arkadaşları ile birlikte çiftliğe dönmesini söylediler. Bu arada konuşmaları dinle­yen tilki ve iki arkadaşı çocuklara saldırdılar. Ancak, çok yemek yedikleri İçin ağırlaştıklarından çocukları yakalayamadılar. Ço­cuklar da çiftliğe varıp durumu anlattılar. Büyükler gelip hayvan­ları kurtardılar. Kara Horoz ise, maalesef tilkinin pençesi ile öl­müştü.<o:p></o:p></span></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><strong><span style="color: black">Tavus Kuşu:</span></strong><span style="color: black"><o:p></o:p></span></p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"><span style="color: black">Deflin ile Marinet&#8217;in teyzelerinin kızı Flora birkaç günlüğüne yanlarına gezmeye gelmişti. Kızın ayakkabıları topuklu, elbiseleri rengarenk idi. Üstelik kolunda saati bile vardı. Onlar ise tahta terliklerle dolaşıyorlardı. Bir gün cesaret edip, büyüklerine giysi­lerini ve tahta terliklerini beğenmediklerini açıkladılarsa da, gös­terilen tepki üzerine fazla konuşamadılar. Ancak, o günden sonra da, sürekli kendilerini süzmeye, ayna önüne kaşlarına gözlerine bakmaya başladılar. Onların bu güzellik sevdaları, çiftlikteki hay­vanlara da bulaşmış, artık horoz, kaz, domuz birbirleri ile atışır ve çekişir olmuşlardı. Birbirlerine, &#8220;Boynu kısa&#8221;, &#8220;Kuyruğu uzun&#8221; gibi laflar ediyorlardı. Bir gün, tavuskuşu da bu tartışmalara katıldı. &#8220;Asıl güzel benim.&#8221; dercesine, pozdan poza girerek, etraflarında döndü. Hepsi de güzelliğine hayran kalmışlardı.<br />
Sonra tavus kuşu, bu güzelliği elde etmek için ne kadar fe­dakârlıklara katlandığını anlattı. &#8220;Annem, sürekli olarak, &#8216;Şunu yeme&#8217;, &#8216;Bunu İçme&#8217;, &#8216;Buradan geçme&#8217; diye beni uyarıyordu.&#8221; dedi. Sonra da güzel olmak için, uymaları gereken kuralları ve beslen­me düzenini anlattı.<br />
Ertesi gün, büyükler her zamanki gibi, hayvanların yemlerini koyarken, hayvanlar hep birlikte, tavus kuşunun beslenme Öneri­lerine uygun olarak, &#8220;Birer yeşil elma çekirdeğiyle, birer bardak duru su isteriz.&#8221; dediler. Bu arada, çocuklar da bir şey yemeden okula gidince, büyükler iyice şaşırdılar. Masanın üzerinde ortadan ikiye ayrılmış ve çekirdekleri alınmış bir yeşil elma görmeleri şaşkınlıklarını ikiye katladı.<br />
Ancak, ikinci gün, tavuskuşunun önerdiği yemek cinsleri ve miktarları karınlarını doyurmayınca, hayvanların büyük çoğun­luğu, tekrar eski beslenmelerine döndüler. Sadece horoz ve des­tekçileri tavuklar birkaç gün daha dayandılar. En sonunda, horoz açlıktan bayılıverdi. Bunun üzerine sahipleri kesmeye karar ve­rince bir canlandı, bir yemeye başladı ki, görmeye değer. Direnen bir tek domuz kalmıştı. Onu da tüyleri ve sorgucu çıktığına ikna ederek, yemek yemesini sağladılar. Çünkü domuz başka türlü yemek yemeye niyetli değildi. Kendinin günden güne güzelleşti­ğini sanıyor ve diğer hayvanların onu kıskandığını öne sürerek onları suçluyordu. Günden güne aklını kaybetmiş ve kendini tavus kuşu gibi olduğuna inandırmıştı. Çocuklar, domuzdaki bu olumsuz gelişmeleri görünce, tavus kuşunun önerilerini uygula­maktan vazgeçtiler.<o:p></o:p></span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyat.tc/yagmur-yagdiran-kedi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ÖLÜMSÜZ AİLE</title>
		<link>http://www.edebiyat.tc/olumsuz-aile/</link>
		<comments>http://www.edebiyat.tc/olumsuz-aile/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 03 May 2008 00:38:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap Özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[Roman Özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[Yüz Temel Eser Özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[100 Temel Eser]]></category>
		<category><![CDATA[İlköğretim 100 Temel Eser]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyat.tc/olumsuz-aile/</guid>
		<description><![CDATA[ÖLÜMSÜZ AİLE
&#160;
Kasabanın girişinde Foster&#8217;lere ait, üzerinde sanki dersin &#8220;Bana girmeyin&#8221; diye levha bulunan, kare şeklinde bîr ev ve bir koru vardır. Bu koruya da şimdiye kadar hiç kimse gitmemiştir. Evin tek çocuğu VVinnie de oraya hiç gitmemiştir. Zaten, buraya birileri girmiş olsa idi, ortadaki dişbudak ağacının kökleri arasın­dan çıkan küçük pınarı, çakıl taşlarıyla gizlenmiş olmasına [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="justify">ÖLÜMSÜZ AİLE</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">Kasabanın girişinde Foster&#8217;lere ait, üzerinde sanki dersin &#8220;Bana girmeyin&#8221; diye levha bulunan, kare şeklinde bîr ev ve bir koru vardır. Bu koruya da şimdiye kadar hiç kimse gitmemiştir. Evin tek çocuğu VVinnie de oraya hiç gitmemiştir. Zaten, buraya birileri girmiş olsa idi, ortadaki dişbudak ağacının kökleri arasın­dan çıkan küçük pınarı, çakıl taşlarıyla gizlenmiş olmasına rağ­men bulacaklardı. İşte o zaman öyle büyük bir felâket olurdu ki; bu ihtiyar ve yorgun dünya, ateşten çekirdeğine kadar zangır zangır titrerdi.</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">Ağustosun ilk günlerinden birinde, bayan Mae Tuc erken uyandı ve yanında uyuyan kocasına bakarak &#8220;Çocuklar yarın eve gelecekler&#8221; dedi. Agnus aniden uyandı ve &#8220;Benİ niye uyandırdın, hepimizin cennete gittiği o rüyayı görüyordum&#8221; deyince, kadın &#8220;Sü­rekli o rüyayı görmenin ya yararı var ki? Nasılsa hiçbir şey değişmeye­cek&#8221; diyerek cevap verdi. Sonra yerinden kalktı ve gelecek oğulla­rını karşılamak için, kasabaya gitmek üzere hazırlık yapmaya başladı. Bu arada, kendisi, kocası ve oğullan Mıles ve Jesse&#8217;nin seksen yedi senedir hayallerini aynı gösteren aynaya bakmayı da ihmal etmedi.</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">Winnie, demir parmaklıkların arkasındaki sert otların üzeri­ne oturmuş, bir yandan, ilerdeki kurbağaya bir yandan çakıl taşla­rı atıyor, bir yandan da, kendisinden başka bir kardeşi olmadığı için, evde sürekli kendisi ile ilgilenildiğinden şikayette bulunu­yordu. &#8220;Artık sıkıldım, kendim olmalıyım, dünyayı değiştirecek ilgi çekici bir şeyler yapmalıyım. Bunun için de evden kaçmahyım. Hele bir sabah olsun bakalım.&#8221; Aynı günün akşamı, ince, zayıf, üzerinde san limon rengi el­bise bulunan bir adam, kapılarının önüne kadar gelerek VVinnie ile konuşmaya başladı. Bu arada, büyük annesi evden gelip bu konuşma ve görüşmeye engel oldu. Aynı anda, korudan bir me­lodi sesi yükselmeye başladı. Yaşlı kadın, çocuğun elinden tutup içeri götürürken, diğer yandan da &#8220;Allah&#8217;ım, bunca sene sonra geri döndüler!&#8221; diye, söylendi. Gözleri fal taşı gibi açılmıştı.VVinnie, sabah erkenden uyandı. Dışarı çıkıp, koruya gitme­ye kararlıydı. Nitekim çıktı da. Koruda yürürken, &#8220;Niye daha önce buraya gelmedim, harika bir yermiş&#8221; diye kendi kendine konuştu. Her tarafta minik yaratıklar vardı. Kuşlar, böcekler, sincaplar, karıncalar&#8230; Birden, ilerde ışığın daha parlak olduğu ve dalların azaldığı tarafta bir şeylerin kımıldadığını gördü. &#8220;Ya bunlar orman perüerİyse&#8221; diyerek korkuyla çömeldi. Sonra, merakla biraz İlerle­yince, ağacın gövdesine yaslanmış, kahverengi kıvırcık saçlı, fakir giysili, ayağında ayakkabısı olmayan kendisinden büyük bir deli­kanlı gördü. Bu arada, çocuk yere eğildi ve kaldırdığı taşın altın­dan akan suya ağzını dayayarak içti. Kafasını kaldırınca da VVinnie ile göz göze geldi. Çocuğun ismi Jesse Tuck idi ve hem on yedi hem yüz dört yaşında olduğunu söylüyordu. Bu arada, bir ses duyuldu. Gelenler vardı. Bunlar bayan Mae Tuck ve Jesse&#8217;nin ağabeyi Miles&#8217;di. Kadın, kızı suyun başında görünce beyazlaşan yüzü ile &#8220;Evet çocuklar, sonunda olabilecek en kötü şey de başımıza geldi&#8221; dedi.<br />
Sonra, Winnie&#8217;yi de alıp oradan, atları ile hızla uzaklaştılar. VVinnie korkmuş, bir an önce evine gitmek istiyordu. Bir yerde durdular. Çocuğa &#8220;Korkma yavrum, sana her şeyi anlatacağız&#8221; dese­ler de, çocuk korkuyordu. Kadın cebinden müzik kutusunu çıkar­dı ve kurunca VVİnnie&#8217;nin koruda duyduğu müzik sesinin aynısı çalmaya başladı. &#8220;Orman perilerinin müziği&#8221; dedi, VVinnie. Kadın da, &#8220;Hayır tatlım, sadece benim müzik kutumu. Başkalarının duyabile­ceğini hiç düşünmemiştim&#8221; diye cevap verdi. Müzik kutusu küçük kızı rahatlatmıştı. Kadın kıza dönerek: &#8220;Beni dinle, inan bana biz dostuz. Fakat bize yardımcı olmalısın. Gel şöyle otur da sana sebebini anlatayım&#8221; dedi.</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">Kız, hiç bu kadar tuhaf bir hikâye duymamıştı. Seksen yedi yıl önce Tucklar oturacak bir yer bulmak için doğudan gelmişlerdi. Gördükleri ormana girmiş, o ağacın dibindeki pınara rastlamış ve suyundan içmişlerdi. Sonra tekrar yollarına devam etmişler, ormanın bittiği sakin bir vadide çiftliklerini kurmuşlardı. Bu ara­da, bazı olaylar yaşamışlardı. Örneğin Jesse tepe üstü ağaçtan düşmüş; avcılar geyik zannederek, atlarını vurmuş; babalarını yılan sokmuş; Mae elini kesmiş, ancak hiç birine en ufak bir şey olmamıştı. Ayrıca, aradan onlarca yıl geçtiği halde, hiçbiri ihtiyarlamıyordu. Miles üzüntüyle: &#8221; Evlenmiştim, iki çocuğum vardı. Fakat, halen yirmi İki yaşında görünüyordum. Sonunda karım ruhumu şeytana sattığıma karar verdi ve çocuklarımı da alarak beni terk etti&#8221; dedi. &#8220;Dostlarımız da aynısını yaptılar, bizden uzaklaşmaya başladılar. Cadı olduğumuzu, büyü ile uğraştığımızı yaydılar. Mecburen, çiftliği­mizi terk ettik. Çingeneler gibi yaşıyorduk. Buraya da geldik. Korunun İçine girdiğimizde, ağacı ve pınarı görünce daha önce geldiğimizi hatır­ladık, bu pınarın yerini başkalarının öğrenmesinin çok kötü olacağını anladık, anlıyor musun kızım? O pınarın suyu hiç değişmemene sebep oluyor. Eğer bugün o sudan İçseydin, sonsuza kadar küçük kız olarak kalacak, hiç büyümeyecektin&#8221; dedi.</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">Winnie, çok masal dinlemiş, ancak böylesini duymamıştı. Kadın, Wİnnie&#8217;ye: &#8220;Annen baban merak eder. Seni evine götüreceğiz. Ancak sen de bu sırrımızı hiç kimseye söylemeyeceksin, anlaştık mı?&#8221; diye sordu. Kız, &#8220;anlaştık&#8221; diye cevapladı. VVinnie, artık bu insan­lardan korkmuyor, onları dostu sayıyordu. Her şey çok güzeldi. Ancak, o sarı elbiseli adamın bütün konuşmaları duyduğunun farkına varmamışlardı&#8230;. VVİnnie&#8217;ye de yanlarına alıp, kendi çift­liklerine getirdiler ve VVinnie, böylece ailenin diğer fertlerini de tanımış oldu.<br />
Winnie&#8217;ye evlerini gezdirdiler. VVinnie, bir bu evdeki, toza, düzensizliğe, dağınıklığa bakıyor; bir de kendi evlerindeki, hasta­lık derecesindeki temizlik düşkünlüğünü, düzenliliği düşünüyor­du. Ancak, burada özgürlük olduğu kesindi. Öyle ya, burada &#8220;Şurayı dağıtma, buraya girme&#8221; diye kimse karışmıyordu. Yemek yerken de, peçete vb. yoktu. Herkes konuşmadan sadece yemeği­ni yiyordu. Winnie&#8217;yi aramaya çıkacakları kesindi. Bu nedenle bir an ön­ce, evine götürülmesi gerekiyordu. Ama, hiç kimseye bir şey söy­lemeyeceğini garantiye almak gerekiyordu. Bu nedenle baba Agnus, büyük sırrı açıklamak için, VVinnie&#8217;yi kayıkla gölün orta­sına getirdi ve anlatmaya başladı: &#8220;Her şey dönen bir çarkın parçası­dır. Ölmek ve doğmak da. Bir parçayı alıp geri kalanım görmezden gele­mezsin. Bütünün bir parçası olmak Tann&#8217;nın bir lütfudur. Fakat biz Tuck&#8217;lar bundan faydalanamıyoruz. Hayatta kalmak zorlu bir iş, fakat bizim gibi olursan aynı zamanda yararsız da. Hiçbir manası yoktur. Şayet yeniden çarkın bir parçası olmanın yolunu bulsayâım, bir dakika bile beklemezdim. Eğer Ölüm yoksa hayatın ne anlamı var ki? O zaman yaşam olarak adlandıramazsın bile. Biz sadece varız, buradayız, yol kenarındaki taşlar gibi&#8230;.<br />
Eğer insanlar, pınarın varlığım bilselerdi, sinek gibi koşa koşa gelip başına üşüşür, biraz içebilmek için birbirlerini çiğnerlerdi&#8230;Ve her şey değişecek, sadece insanlar değişmeyeceklerdi. Anlıyor musun yav­rum?&#8221; Winnie, donmuş bir şekilde dinliyordu. Bu esnada, kıyıdan, atın çalındığı haberini verdiler ve dönmelerini istediler.</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">San elbiseli adam, Tuck&#8217;ların yaşlı atını VVinnie&#8217;Ierin evinin kapısının önündeki direğe bağladı ve içeri girdi. &#8220;Size güzel haber­ler getirdim, kızınızın nerede olduğunu biliyorum&#8221; dedi. Ancak, çocu­ğun yerini söylemek İçin, ailesinden, sahibi bulundukları koruyu kendisine ücretsiz olarak vermelerini istiyordu. Çocukları için razı oldular. Sonra hep birlikte şerifin ofisine gittiler.<br />
Sonra, şerifle sarı elbiseli adam, birlikte, VVinnie&#8217;nin &#8220;kaçırıl­dığı&#8221; Duck&#8217;ların çiftliğine doğru gece yarısı atlarıyla yol almaya başladılar.</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">VVinnie sabah erkenden uyandı. Sonra ailenin diğer fertleri de uyandılar. Sabah kahvaltıya otururken VVinnie, Duck ailesi için, &#8220;iyi insanlar&#8221; diye düşünüyordu. Kahvaltı yaparken kapıçaldı ve açtılar. Sarı elbiseli adam karşılanndaydı. Şerifin atı ya­vaş gittiği için, o Şerifi ikna ederek, önden gelmişti. İçeri girdi ve &#8220;Fazla vaktimiz yok. Bu nedenle çabuk konuşaca­ğım&#8221; deyip anlatmaya başladı: &#8220;Çocukluğumda hep masallarla ve efsanelerle büyüdüm. Ancak, bunların doğru olduğuna inanmıyordum. Sevgili büyükannemin arkadaşı ile ilgili anlattığı bir hikâye de bunların arasındaydı. Hiç yaşlanmayan insanları anlatıyordu. Bir gün bana hiç yaşlanmayan ailenin fertlerinden birisinin bir müzik kutusu olduğunu da söyledi. O müzik kutusundaki melodiyi ezberledim ve yıllarca unut­madım. O kutudaki sesi iki gün önce duyduğum vakit kendi kendime işte o ses dedim.&#8221; Sonra da cebinden, o korunun ve pınarın artık kendisine ait olduğunu gösteren imzalı anlaşmayı gösterdi. Bundan sonra, suyu sayılı sayıdaki kişilere satacağını, isterlerse kendilerinin de onunla çalışabileceklerini söyledi. Aile hep bir ağızdan, &#8220;Hayır! Bu sırrı hiç kimse oğrenmemeli&#8221; diye haykırdı. Sarı elbiseli &#8220;sız bilirsi­niz&#8221; diyerek, konuşulanları dinledikçe kendisinden nefret eden VVinnie&#8217;yi kolundan tuttuğu gibi dışarı çıktı. Ancak, Mae tüfekle karşılarına çıkıp engel olmak istedi. Neticede, sarı elbiseli kadın tarafından ensesine vurulan tüfekle ağır bir şekilde yaralanarak yere düştü. Şerif, bulunduğu yerden tüm bu olanları görmüştü. Winnie, şerife ailenin kendisini kaçırmadığını, kendi isteği ile geldiğini söyledi ve ekledi: &#8220;Onlar benim dostlanmdır.&#8221; Ancak, şerif de görevini yapmak zorundaydı. Bu nedenle, yaralıyı eve taşıyıp ilgilenmelerini söyledikten sonra, yanına VVinnie ve Mae&#8217;yi alarak yola çıktı.<br />
Evlerine geldiklerinde, hepsi sevinçle VVinnie&#8217;yi kucakladı­lar. VVinnie onlara da kaçırılmadığını, kendi isteği ile gittiğini söylemekle kalmayıp, çok güzel günler geçirdiğini de ekledi. Ai­leye göre çocukları kurtulmuştu ya, gerisi pek önemli değildi. Winnie ise bütün gün ve gece yatana kadar hep &#8220;Ölümsüz aile&#8221;yi düşündü. Bu sırrın açığa çıkmamasının doğru olacağına karar verdi. Bu arada ne yapıp edip, Mae&#8217;nin de asılmasını da önlemek gerekiyordu.</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">Ertesi gün sabah, Şerif geldi ve adamın Öldüğü haberini ver­di. Artık, kadının asılacağı kesindi.<br />
Winnie de o sabah kalkmış, kendisini yalnız bırakmayan bü­yük annesi ile birlikte kurbağaları ile konuşmak için koruya doğ­ru yürüyüşe çıkmıştı. Bu arada, &#8220;Ölümsüz Aile&#8221;den on yedi(seksen iki) yaşındaki Jesse&#8217;yi gördü. Jesse ona, bu gece annele­rini tutuklu olduğu yerden kaçıracaklarını, bu nedenle bir daha görüşmelerinin mümkün olmayacağını söylemiş ve onyedi yaşına geldiğinde içmesi için, ona bir şişe de pınarın suyundan getirmiş­ti. Çünkü niyeti, Wİnnie ile evlenmekti. Ona göre, kız kendi yaşı­na (onyedi) geldiği vakit sudan içecek ve hep aynı durumda kala­cak, sonra mutlaka bir araya gelecek ve evleneceklerdi. Winnie kaçırma işinde onlara yardım edebileceğini söyledi. Wİnnie o günü sabırsızlık içinde geçirdi. Yatağa girince de hep aileyi ve Jesse&#8217;mn kendisine söylediklerini düşündü. Gece yarısına beş dakika kala, yatağından kalktı, giyindi ve kimseye fark ettirmeden sessizce evden çıktı. Hızla, şerifin bürosunun olduğu yere doğru yürümeye baş­ladı. Yaklaştığında Agnus, Miles ve Jesse&#8217;nin orada olduklarını gördü. Hepsi, Winnie&#8217;yi hasretle kucakladıktan sonra, hep birlikte ofisin arkasına gidip, Mae&#8217;yi kaçırma çalışmalarına giriştiler. Arka pencerenin tahta çivilerini ustalıkla söküp, demir parmaklığı ye­rinden çıkardılar. Sonra, Mae&#8217;yi pencereden aşağı çektiler. Hepsi, gözyaşları içinde, VVinnie&#8217;ye sarılıp vedalaştılar. Sonra, VVinnie&#8217;yi yukarı çıkarıp, Mae&#8217;nin yerine gözaltı yerine girmesine yardımcı oldular. Çıkardıkları çerçeveyi tekrar yerine taktıktan sonra uzak­laşıp, gözden kayboldular. Şimdi Mae&#8217;nin yerinde, VVinnie vardı.</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify"> Sabah şerif nezarethanenin kapısını açtığında, öfkeden kıp­kırmızı oldu. VVinnie&#8217;ye &#8220;Suçlu birine yardım ettiğin için, artık sen de suçlusun&#8221; dedi. Ne var ki, yaşı ceza alamayacağı kadar küçük olduğu için, ailesinin gözetiminde salıverdiler. VVinnie, başını annesinin göğsüne yaslayarak, &#8220;Onlar benim dostumdu. Bu yüzden yardım ettim&#8221; dedi</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">Mae ve Agnus, &#8220;Treegap&#8217;a hoş geldiniz&#8221; levhasının altında şaşkın şaşkın etrafı inceliyorlardı. Her taraf dükkân ve mağaza ile dolmuştu. Koru diye de bir şey kalmamıştı. Çıkan bir yangın neticesinde bütün ağaçların yandığını, sonra dozerlerin, yanan araziyi dümdüz ettiklerini, pınarın da yok olduğunu öğrendiler. Sonra yavaş yavaş mezarlığa doğru yürüdüler. Bir aile mezarlığı­nın önüne gelince durdular. Baktıkları mezar taşında &#8220;İyi Eş &#8211; İyi Anne &#8211; Wnifred Poster jackson, 1870-1948&#8243; yazdığını görünce, VVinie&#8217;nin suyu içmemiş olduğunu anladılar. Yaşlı gözleriyle, &#8220;Ulu Tanrım&#8221; dedi Agnus, &#8220;İki sene önce gitmiş.&#8221; Sonra da gözlerini silerek, &#8220;Akıllı Kız&#8221; dedi.<br />
Sonra yeniden yola koyuldular. Treegap geride kalmıştı. Duyulan sadece, müzik kutusunun melodisi idi.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyat.tc/olumsuz-aile/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
